2010-08-26 00:46:28

Tanıtım Programı

  • 1.lig takımlarının tanıtım programlarını çekimlerine Adana’da devam edildi.
  • Bu çerçevede Adanaspor.org ile güzel bir söyleşi yapıldı, geçmişten bu güne, bugünden yarına dair ne var ne yok konuşuldu.
  • Adanaspor.org, Adanasporluluk ekseninde nasıl bir duruş sergilediklerini dile getirdiler.
  • En genç spor yazarımız olan Erkut’la da biz dizi görüşme ve çekimler yapıldı: ))
  • Ayrıca sözlük çalışmamızın da üzerinde duruldu.
  • Gündüz Tekin Onay Tribününe dair gelişmeler kayda alındı.
  • Yarın “efsane futbolcular” temalı bölüm için Feyzullah Hoca ile bir çekim yapılacak.
  • Adanaspor’a bir sivil toplum örgütü olarak destek veren Adanaspor Düşünce Platformu ile de yapılanlar, yapılacaklar ve ideallere dair bir görüşme yapılacak.
  • Bir pankart çalışması örneği sonra…
  • Kapandığımız dönemin sonrasındaki duygularımızı anlatan bestenin seslendirilmesi de bir başka çalışma olarak kayda geçecek…

Sonuç?

Niye ettik bu lafları?

  • Bu soruya cevap genel olarak şöyle olabilir:
  • Bir camia bütünlüğü içinde vardır ve o bütünlüğün birlikteliği, uyumu, ortak ideallerin oluşturduğu bağ, bu bağın güçlülüğü en güzel fotoğrafı verecektir.
  • Aslolan da o fotoğrafta tüm Adanasporluların hep birlikte nasıl bir duruş sergilediğidir.
  • İlk andan son ana kadar…
  • en sıradan anlarda, en kritik dönemeçlerde...
  • ve düşünmemiz gereken de o hayati soruya vereceğimiz cevaptır: 
  • Kimin, neyin yanındayız?
  • Cevap sezon boyunca ve hatta sezonlar boyunca orada öylece duracaktır!
  • Gündemden bir ifadeyle tamamlayayım:
  • Ya Adanaspor’un tarafında olacağız, ya da bertaraf olacağız.
Yazar: Editor
2010-08-18 16:17:14

Bekir Çınar Gitti

http://ul.gcg.me/files/2010-08/ankara_tayfas__.jpg

Giderken geriye büyük bir üzüntü bıraktı. Okuduklarımızdan, dinlediklerimizden tanık oluyoruz bu derin üzüntüye. Hep bahsettiğimiz o kimsesizlikte bir insan ölmüştür. Göz göre göre… Çok söze gerek yok burada… Demirsporlu arkadaşlar yazıyor gereğini…

Onu izlediğimiz süreçte Demirspor taraftarının sevgilisi olan Bekir Çınar, gidişiyle Livorno maçıyla yarattığı olağanüstü atmosferin bir başka kapısını aralatmıştır…

Mersin İdmanyurdu taraftar grubu Şeytanlar, başsağlığı için Adana’ya gelerek Çukurova’ya sinmiş o düşmanlığın buharlaşıp gitmesi için alkışlanacak bir adım atmıştır. Demirspor ve Şimşekler Grubu da uzatılan bu ele yine aynı şekilde zarif bir karşılık vermiştir. Ne yazık ki bunların en nihayetinde gerçekleşmesi için bir insanın ölümünün vesile olması gerekiyormuş…

Bekir Çınar gitti, ama gidişiyle geriye hepimize düşen bir vicdani hesaplaşma fotoğrafı ve artık paylaşmamız gereken bir dostluk ve dayanışma fırsatı bırakmıştır. Bizlerin taraftar olarak, bir hatıraya saygı için, yapması gereken bizce bu fırsatı kaçırmamaktır…

Bir saygı anıtı oluşturmak için Bekir Çınar adına Çukurovalı dört takımın (Adanaspor, Demirspor, Mersin İdmanyurdu, Tarsus İdmanyurdu) en kısa zamanda, yıllardır yapılamayan o turnuvayı her yıl, kurumsallaştırarak “Bekir Çınar Turnuvası” olarak hayata geçirmesi gerekmektedir. Biz taraftarlar bu organizasyonu gerçekleştirmek için çabalayalım ve yöneticilerin de duyarlılığını bekleyelim.

Bekir Çınar gitti, fakat geriye en azından ölümünden sonra sahip çıkılması gereken bir isim bıraktı…

Fotoğraf: Ankara Tayfası’ndan...

F/H

Yazar: Editor
2010-08-08 16:47:12

Bir Hafta Mecburi Ara Üzerine

 

  • Şimdi Ankaraspor ligde yok ya.
  • Başka bir sıkıntı peyda oldu gibi bu yeni vaziyette.
  • Gibi diyorum çünkü bu duruma göre değişebilir olumlu veya olumsuz etkileriyle.
  • Biz Ankaraspor’dan gelenle oynayacaktık.
  • Şimdiki durumda bizle oynayacak olan bir hafta dinlenip de karşımıza çıkacak,
  • sakatı varsa iyileştirecek,
  • morali bozuksa düzeltecek,
  • canı sıkkınsa giderecek,
  • kaybetmişse neşesini arayıp bulacak.
  • Yani efendim birçok arızayı nispeten onarıp da gelecekler huzurumuza.
  • Bu durumda aleyhimize bir durumu yaratacak,
  • bir tür haksız rekabet doğuracaktır.
  • Bizim Alper, şu fikstür baştan çekilsin diyor, keyfi kaçmış.
  • Çok da önemli değil bre diyorum,
  • tersi de düşünülebilir çünkü;
  • formunu bulmuş olan bu arada onu kaybedebilir,
  • yakalanan güzel hava dağılabilir,
  • haftayı boş geçen takıma bir hantallık çökebilir,
  • tatil uzadığı için topçunun iştahı kaçabilir,
  • bir rehavettir gidebilir…
  • Görüldüğü gibi aynı durumun hem olumlu hem de olumsuz bakış yanları aranıp bulunabilir.
  • Sonuç? Dert etmeye değmez'dir sonuç...
Yazar: Editor
2010-07-30 13:20:48

Hazırlık

Hazırlık maçlarının sonuçları da önemlidir taraftar için. O tür karşılaşmalarda da yenilmek istemeyiz, can sıkıcıdır. İsteriz ki hep galibiyet olsun. Fakat bu hazırlık maçlarının amacına uygun bir biçimde gerçekleşmesi galibiyetlerden çok daha önemli değil midir? Bakın ne demiş maçtan sonra Kemal Hoca:

  • Kamp verimli şekilde sürmektedir.
  • Kampa yeni katılan oyuncuları deniyoruz 
  • ve daha sonra katılacak oyuncuları bekliyoruz, 
  • onlar da geldiğinde daha yoğun bir idman temposuna başlayacağız.
  • Bank Asya 1. Lig'de 2010–2011 sezonunun önceki sezonlara göre daha zor geçeceğini tahmin ediyorum.
  • ''Ligde yer alan takımlar önemli şekilde kendilerini kuvvetlendirdi.
  • İddialı konuma geçmek için bizim de kadromuzu güçlendirmemiz lazım.
  • Forvet, hücum ve stoper olarak üç futbolcu transfer edeceğiz.
  • Bank Asya 1. Ligi'ne göre çok genç oyunculardan kurulu bir takımımız var.
  • Birkaç takviye yapıp takımımızı güçlendireceğiz.''

Durum bundan ibarettir. Hazırlık maçları takımı istediği hedefte tutmaktadır ve zaten hocamız da o hedef doğrultusunda çalışmakta ve bilgilendirmektedir. Netice olarak hazırlık maçları şampiyonu (iki sezon öncesinde olduğu gibi) değil lig şampiyonu olmayı tercih ederiz…

Yazar: Editor
2010-07-25 00:36:50

İkilem

Mekik Ahmet üzerine bir konu…
Tam emin değilim ama Mekik isminin nereden geldiğini yazmak istiyorum...
Geçende okuduğum, Antep Mekikspor´dan geldiği için Mekik lakabı verilmiş olduğuydu...

Benim zamanında bildiğim ise,
Ahmet’in kendi kulvarında arı gibi çalışmasından ötürü bu lakabı takılmıştır...
Ve hatta ileri geri sürekli çalışması yanında, topu rakibin sağından atıp solundan kaçıp üstüne üstlük bir de 3–5 metre önünde, yarışı ayağında topla tamamlamasıydı...
Ben böyle biliyorum... Hani mekik dokur gibi yaptığı koşulardan almıştır bu lakabı...
Tabii o zamanlar futbol seyretmeye yeni yeni başlıyordum ve daha çocuk sayılırdım...

Artık Mekik ismin de ben de ikileme düştüm.
Mekik Ahmet...
Antep Mekikspor´dan geldiğinden mi yoksa ileri geri mekik dokur gibi yaptığı koşulardan mı bu lakabı verilmiştir...

Kırık Ayna

____________________

Not: Bu ikilem birçoğumuzda var ve bence her ikisi de doğrudur. Hem Mekikspor’dan gelmiştir ve de Adanaspor’da geldiği takımın adına uygun bir futbol sergilemiştir ve bu lakabı iki yönlü de hak etmiştir. Sözlükte ikisi de yer alabilecek özelliktedir. Ki aslolan taraftarın hafızasında kalandır.

Sevgiyle…

Not: Adanaspor ligi 2. tamamlarken "üç İstanbul takımını" altına almıştır. Bunu Trabzon ve Adanaspor dışında diğerleri yapamamıştır, ötekiler ikinci olurken üzerlerinde hep bir İstanbul takımı vardı.

İletişim için kaplanpenche@gmail.com'a mektup gönderilebilir. 

Yazar: Editor
2010-06-27 09:08:55

Analiz

http://ul.gcg.me/files/2010-06/sm.jpg

Sami İzcican... TFF 2.Liginde şampiyon olduğumuz sezon Van Bld.Spor'dan Mersin İdmanyurdu'na transfer edildi. Adanasporlular olarak aslında Sami'yi 3.Lig'den biliyor,tanıyoruz. Gerçi Van Bld.spor'un Adanaspor'la oynadığı 2 maçta da yedekteydi ancak Mersin Tevfik Sırrı Gür Stadında benimde canlı izlediğim Mersin Bş Bld.Spor-Van Bld.Spor maçında takımı adına o kadar güzel bir gole imza atmıştı ki tribündeki az sayıda seyirciler bu golü ayakta alkışladı... O sezon 4 gole imza attı,1 de sarı kart görmüştü. Mersin'e geldikten sonra Abdullah Apak'la beraber ileri ikilide oynadılar.

Sami, Mersin'in Bank Asya’ya yükselen takımının en önemli kozlarından birisi oldu. Mersin'e geldiğinde en sevilen 2-3 oyuncudan birisiydi .

Özellikle 2.Lig'de oynadığı iyi futbolla  Mersinlilerin gönlünde taht kuran Sami İzcican o dönemde, "Yer Uçağı" , " Rüzgârın Oğlu " lakabıyla anılıyordu. Bank Asya 1.Lig'de bir türlü istenen performansı ortaya koyamayan İzcican bir süre sonra taraftarın da tepkisini topladı. Yer uçağı, Rüzgârın Oğlu  yerine,  'Kanser Sami' söylemleri taraftarlar arasında dolaşmaya başlamıştı. Bu anlamda ciddi bir form kaybı yaşadığını söyleyebiliriz.

Zaman zaman forvette de oynayan Sami için en ideal yer sol kanat. Zaten sene boyunca da Sami'yi sol tarafta göreceğimizi düşünüyorum. Maça istekli başladığında o kadar güzel işler yapıyor ki onu izlerken zevk alıyorsunuz. Ama bir hafta sonra bir de bakıyorsunuz geçen haftaki Sami'den eser yok. Kısacası istikrarlı bir Sami güçlü fiziği ve süratiyle bu ligde her zaman için takımların korkulu rüyası olur.

Bu sene Mersin'de taraftarla sorunlar yaşadı, hocalarla problemleri oldu. Dolayısıyla bir türlü formunu bulamadı. Ligde sadece iki gol attı ama bunlardan birini Hacettepe kalecisi yedi dersek yanlış söylemiş olmayız. Sami'nin kendisini bulması için yeni bir başlangıca ihtiyacı var ve bunu da Adanaspor'umuzda nasıl gerçekleştireceğini hep birlikte göreceğiz. Şu anda net bir şeyler söylemek zor.

 

İsmail Eğriparmak

Yazar: Editor
2010-06-24 22:42:52

Belediye ve Adanaspor

 http://ul.gcg.me/files/2010-06/kek.jpg

  • Yeni bir belediye başkanı var şimdi Adana’da.
  • Başkan yeni de bakış açısı yeni midir?
  • Bilemem!
  • Adana’nın başkanı mıdır?
  • Partinin başkanı mıdır?
  • Başka bir erkin başkanı mıdır?
  • Bilemem.
  • Onu zaman gösterecek.
  • Fakat bildiğim bir şey var.
  • Eğer hala futbola bir bütçe ayrılıyorsa,
  • yani ortada bir pasta varsa,
  • doğum günü pastası değil ama,
  • bir kişinin üflediği…
  • Varsa böyle bir şey,
  • o paydan Adanaspor,
  • en kötü ihtimalle eşit paylaşıma sahip olmalı.
  • Bana sorarsanız süper lig kapısındaki bir Adanaspor’un
  • bu payın çok fazlasını alması gerekir de…
  • Vazgeçtik o hayalden.
  • Geçen sezon eski belediye başkanı Aytaç Durak’ın
  • basın önünde verdiği 1,5 trilyonluk söz gibi
  • yalan olmasın olası paylaşım.
  • O belediyenin başında kim olursa olsun,
  • belediyeciler neci olursa olsun,
  • o belediyenin maddi kaynaklarında,
  • o belediyenin başkanlık ya da muhalif oylarında,
  • ama neticede bu şehrin kaderine ortak olmak için verilen oylarda on binlerce Adanasporlunun mührü vardır.

Bu zarif ayrıntı es geçilmeye.

Hiçbir Adanasporlu da bu meseleyi yok saymayacaktır.

Yazar: Editor
2010-06-09 15:20:07

İşçisin Sen

http://ul.gcg.me/files/2010-06/tlm.jpg

Kartal maçından bir kareydi bu. Daha önce üzerine yazacaktık, şimdiye denk geldi.

İşten olduğu gibi çıkıp yemeğini yanına alıp tribündeki yerine geçen bir taraftar. İşçi taraftar.

Birçoğumuz gibi.

Elindeki bir miktar parayı maça ayırıp karnını evden getirdiği ekmek arası peynir-zeytinle doyuran bir taraftar...

Buradan

  • “Adanaspor taraftarı emekçidir,
  • halkın kendisidir,
  • alnının teriyle geçinir,
  • bedavacılık yapmaz,
  • her koşulda takımının yanında olur, gibi lafazanlıklara girişmeyeceğim. 
  • Hangi taraftar öyle değildir ki?

Son zamanlarda zengin taraftarı tribüne çekip ürünleri daha çok ve daha pahalı pazarlayıp sporun ticari boyutunu her alana hâkim kılma gayretlerine tanık oluyoruz:

Kartlar, telefonlar, hisse senetleri, şifreli kanallar…

  • Bir başka yanda da patlamaya hazır bir taraftar kitlesi…
  • Delifişekler,
  • fanatikler,
  • tribün tacirleri
  • vs…

Bence asıl korumamız ve varlığını sürdürebilmesi için kollamamız gereken taraftar tipi o fotoğrafta duruyor. Öylece…

Gidip konuşacaktım nedir ne değildir diye, küçük çaplı bir röportaj oluşturmak için.

Fakat onun rahatı bozmak, tadını kaçırmak istemedim.

O taraftarın olağan hali, huzuru bir röportajdan daha kıymetiydi.

Yazar: Editor
2010-05-28 07:54:29

ben giderken kapanıyor meyhaneler

 

Sen giderken ben hep geliyor oluyorum

aynı istasyonlarda durmuyor trenlerimiz

ben tek gidiş alıyorum

sen de gidiş dönüş / zamanın var, oyalanıyorsun

ben hep tek gidiyorum

 

o sıra yanımda toz bulutları da gidiyor

bir is elimde yüzümde / “kirlenmeden aşk olmuyor”

buruk bir hatıra, bir sinema bileti,

yarım içilmiş bir sigara, bir tek kibrit çöpü/dişlerimin arasında,

ya beni hiç fark etmezsen,

diye bir tedirginlik, parmak uçlarında mürekkep izi…

 

sessiz sedasız gidiyor, dağılmış bir başarısız

mitingin kalabalığı gibi gidiyor, başı eğik,

yanı başımda gidiyor, oysa ben

bir başıma gittiğimi zannediyorum

 

benim gelişlerim gider gibi oluyor

ben giderken sen geliyor oluyorsun

hep böyle oluyor, filmin yazılarına yetişiyorum ancak

en sevdiğim şarkı bitiveriyor, kayboluveriyor

aynada yüzün

 

geç oldu vakit, hava kararıyor,

birazdan yağmur da başlar,

ben giderken kapanıyor meyhaneler

gidişime değil, ben buna efkarlanıyorum

veya tam ben giderken senin gelişine

 

şimdi denizden esecek kuzey rüzgarlarını bekliyorum

yanık tahta kokusunu, tuzun tadını, bilmem hangi

aşkta ölürken dinlediğim bir şarkıyı…

bekliyorum, gitmek için,

senin gelişini…

Yazar: Editor
2010-05-21 07:48:27
Alkış…. Yuh…
 
İlk kez uygulanan tek devreli lig usulü elemelerde ikinci maçta havlu attık… Vuslat bir başka baharakaldı… Hiç ama hiç önemli değil… Bu yılı tamamladık… Gelecek sezonu bekleyeceğiz… Gelecek sezona saklayacağız umutlarımızı…
 

36 maçlık periyodun ardından görüntü iki boyutludur: Alkışı hak edenler, yuh isteyenler…

  • 34 hafta boyunca bize yaşattıkları heyecan için alkışlıyorum futbolcularımızı…
  • İlk yarıdaki futbolu ile küme düşer denen takımı buralara getirdiği için alkışlıyorum Kemal Hoca’yı…  
  • Turuncu formayı  bu liglerden eksik etmediği için alkışlıyorum Bayram Akgül’ü…
  • İstanbul’da da takımı yalnız bırakmayan “GERÇEK ADANASPOR TARAFTARI”  nı alkışlıyorum…  
  

Gelelim yuh isteyenlere:

  • Sezon boyunca, tarafsız kalmayı beceremeyen, tek devreli lig usulü elemeleri eline yüzüne bulaştıran federasyona yuhhhhhhhhhh…
  • Maçları  katleden, çizgi dışına çıkan topları bile görmeyen-ya da görmek istemeyen- penaltıları es geçen, hakemlik değil tetikçilik yapanlara yuhhhhhhhhhhhhhh….  
  • Kendi güçleri ile değil siyasi desteklerle bir yerlere gelenlere yuhhhhhhhhhhhhhh….  

Ve en önemlisi, elemelere gitmiş, süper ligi averajla kaçırmış bir takımın futbolcularına Altay maçı bitiminde küfredecek kadar kendinden geçmiş; Adanaspor’u değil kendini seven, galibiyet dışında bir şey istemeyen insancıklara, kocaman ama kocaman bir yuhhhhhhhhhh… 

Gelin hep birlikte haykıralım:

İyi ki varsın Bayram Başkan, gölgen eksilmesin camiadan… İyi ki varsın Kemal Hoca, bu takımın, seninle şampiyonluk sözü var, sakın unutmayasın… İyi ki varsınız çocuklar, emeğinize, yüreğinize sağlık… 
 
 
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU  

Yazar: Editor
2010-05-16 07:50:39

Kemal Kılıç

Alın size dev gibi bir avantaj dörtlü çarpışmada. En güçlü silah. Bir başka isimsiz kahraman. Kemal Kılıç! Eğer Adanaspor bir adım öndeyse rakiplerine karşı, bunun temel sebebi Kemal hocamızdır. Orada da içimiz rahat.

Karşıdakilere bakıyoruz. Hani hep bahsedilir ya kaşar hocalar diye. İki gün orada üç gün şurada. İşin tam “profesyonelleri”… Hiçbir takıma faydası olmamış adamlar. Veya faydadan çok zarar vermiş…

Aslında futbol camiasından, bir an önce silkelenmesi gereken yedi sekiz isimden üçü… On dakikada kulüp değiştiren familyadan…

Neyse, bir karşılaştırma için yazdım bunları. Bu konu hakkında çok uzun yazılar da yazılabilir. Bir tesadüfle onların üçüyle karşı karşıya geldik. İyi de oldu.

Kemal Hoca o klas duruşuyla play off’a damgasını vuracaktır. Sevinecektir, eh haliyle bizi de sevindirecektir.

İçiniz rahat olsun.

Yazar: Editor
2010-05-10 11:13:43

 Taraftarlık

 

http://ul.gcg.me/files/2010-05/ftm.jpg

Cumartesi gecesi bir rüyadan uyandık. Umut ettiğimiz şey olmadı.

Ancak kendi adıma beklemediğim kadar çok seyirci gelmişti stadyuma.

Buca bizden bir adım öndeyken her şey ortadayken cumartesi bu kadar seyircinin orada olması önümüzde ki yıllar için sevindirici bir gelişme.

Ülkemizde ki seyirci kültürünün  başarı odaklı olduğu gerçeği ortadayken Adanasporluların gerçek bir taraftar gibi hareket etmeleri önemli.

Denilebilir ki 60. Dakikadan sonra çözülmeler başladı ama olsun giden arkadaşlarımız daha önceki yıllarda böyle bir durumdayken belki de maça bile gelmiyorlardı. En azından bir bilet alıp taraftarlık görevlerinin bir kısmını yaptılar. Ama her şeye rağmen  maçın bitiş düdüğünü bekleyen binler oradaydı. Maraton kısmında  futbolcuları çağırıp hep beraber söylediğimiz ‘’ şampiyon şampiyon’’sözleri gerçekten çok güzeldi.

Bu söz aslında “her zaman her yerde, yensek de yenilsek de,  biz Adanasporluyuz”u anlatıyordu dosta düşmana.

Sözün özü taraftar bu yıl ufak tefek sıkıntılar yaratsa da görevini yaptı ve önümüzde ki yıllar içinde yönetim ve futbolculara biz buradayız mesajını verdi.

Neyse biz yine aklımızdan güzel şeyleri eksik etmeyelim ve yükselme maçlarında başarılı olacağımız inancını kaybetmeyelim.

Yaşasın Adanaspor…

Zalif  Aktaş

Yazar: Editor
2010-04-19 18:40:52
Bu Akşama Dair
 
http://ul.gcg.me/files/2010-04/miy.jpg
  • Hafta içi özellikle Mersin takımının antrenmanını izlemeye gittim...
  • Karşıyaka maçının moral bozukluğu takımdan tamamen atılmıştı,
  • futbolcuların Buca maçına çok iyi konsantre olduklarını gördüm...
  • Çok sıkı bir defans sergileyecekler ve bu oyun şablonu içinde Buca sürpriz bir puan kaybı yaşayabilir.
  • Takımda olağanüstü hal ilan edildi.
  • Mersin'de Caner Ağca'nın oynamayacak olması belki sıkıntı yaratabilir;
  • ama kalan bu dört hafta içinde Mersin muhakkak puan almalı...
  • Buca maçından sonra üç maçları kalıyor.
  • Kocaeli'den 3 puan alacaklar, puanları 36 olacak ama ligde kalma barajı bu sene 40.
  • Kısacası  Mersin hiç olmadığı kadar iyi hazırlanıyor bu maça...
  • Dün Konya'da kazanmış olsaydık Buca'nın stresli oyunundan Mersin daha iyi yararlanabilirdi, belki de kazanacaklardı...
  • Şimdi Buca daha fazla rahatladı, en azından stresli olmayacaklar...
  • Bekleyip görelim...
İsmail Eğriparmak
Yazar: Editor
2010-04-18 17:13:54

Beklerken

http://ul.gcg.me/files/2010-04/kkh.jpg
  • Yol dörtlü çarpışmaya gidiyor.
  • Adsız kahramanlar düğümü orada çözmek için savaşacaktır.
  • Bu noktaya kadar başarıyla gelmişlerdir.
  • Bir dizi kontrol dışı olay bizi ikincilikten etmiştir. Son örnek Mbilla’nın ısınırken sakatlanması…
  • Buna benzer bir dolu “talihsizlik” yaşandı lig boyunca…
  • Talihsizlik demem sözün gelişi, can sıkıcı şeyler yani…
  • Bu takıma inancım her zamanki gibi tamdır.
  • İlk 6 da belirginleşmeye başladı.
  • Bizim dışımızda Konya, Karşıyaka ve Altay olacak ihtimalen.
  • Bunların içinde hocalar da çarpışacak elbette.
  • Bizim tarafta gideceği takımı seçen, şehir şehir dolaşmayan, aldığı takımı yükselten bir Kemal Kılıç;
  • öte taraflarda üç günde bir takım değiştiren...
  • neyse, öte tarafı öte tarafta bırakalım biz
  • ve Kemal Hocamıza inanmaya ve güvenmeye devam edelim. 
  • Dörtlü Çarpışmada asıl düğümü o çözecektir.
Yazar: Editor
2010-04-11 08:37:37

Geçilmezi Geçmek ve Zoru Başarmak İçin

 

http://ul.gcg.me/files/2010-04/ad.__amp._22.jpg
 

Çanakkale bizim için hep geçilmez oldu toplamda iki sezonda. Üç maç oldu arada üçü de berabere bitti. Ama yükselme grubunda Karabük deplasmanından çıkardıkları bir beraberlik vardı ki, bir anlamda o skor bizi şampiyon etmişti. Neyse ki arada bir kupa maçı olmuştu Adana’da, 2–1 almıştık. Şimdi de böyle bir şey isteriz.

  • Rakip küme düşme hattının üst çizgisinde, yani kurtulma ümitleri ziyadesiyle diri.
  • Bu yüzden bugünkü maç zannettiğimizden veya umduğumuzdan zor geçebilir.
  • Takım da tribün de sabırlı olmak zorunda bu iki "genç" ve “ekonomik bütçeli” takımın maçında.
  • “Genç ve ekonomik bütçeli” derken, bakın hemen hemen aynı iki takım,
  • biri sondan üçüncü ve derdi küme düşmemek,
  • adı Adanaspor olan ise üstten üçüncü ve hedefi şampiyonlardan biri olmak… ya!…

Neyse, biz bugün stada gidelim ve aradaki puan farkını 4’e indirmek için üzerimize düşeni yapalım ve bekleyelim bakalım ilahlar Buca’yı daha ne kadar koruyup kollayacak: ))

Geçilmezi geçmek ve zoru başarmak için… Vira…

 

Not: kaplanpenche okurlarından eleştiriler alıyoruz. Eski tarza ve içeriğe dönmemiz için… Haklılar çünkü bu sitenin varlığı okurunun iradesine bağlıdır, dinamomuz sizin bu sayfayı tıklamanızla doluyor. Dikkate alacağız bunu, sevgiler.

 

Diğer not:

Önceki Adanaspor-Çanakkale maçlarının fotoğrafları için tıklayınız.

 

          http://ul.gcg.me/files/2010-04/a__n.jpg     http://ul.gcg.me/files/2010-04/aa__1.jpg
Yazar: Editor
2010-03-28 09:44:56
Bir Gol Üç Puan
 
http://ul.gcg.me/files/2010-03/adanaspor_gb.jpg

Kolay olacak maç zora girdi. Az kalsın uzatma golüyle 90 dakikalık emek boşa gidiyordu. Bunun nedeni de ele geçen pozisyonları kullanamamamızdı. Tabelaya baktım, daha bir buçuk dakika olmuştu ve biz iki gol pozisyonunu değerlendirememiştik. Birincisinde bence bir penaltımızı yine es geçti Mürüvvet

Hızlı başladık, duraladık, rakip oyuna hâkim oluyor derken, top takibi golü getirdi. Fevzi kesti Anıl enfes vurdu: 1-0. Yine direkten dönen toplar yine kaçan net pozisyonlar ve son dakikada yine sıkıntı…

Hayır, kendim içinse mesele değil, ama aramızdaki bazı dizi film seyircileri Behlül-Bihter yorumu yaparcasına değerlendirdikleri için takımı, homurtuları soruna dönüşüyor. Bir sızlanma dalgası oluşturuyorlar, bir nevi tsunami… İşte o gevezeliklere mahal vermemek için golü bulmak yetmiyor, golleri sıralamak gerekiyor, yoksa kimi taraftar görünümlü çokbilmiş hazretleri memnun etmek ne mümkün…

Takım çok iyi mücadele etti. Arada arıza yok muydu? Olmaz mı, 90 dakika top oynanıyor orada, karşıda sağlam bir rakip var. Adamlar bir tür deplasman fatihi. Beride eksik bir takım, en son sanırım hesapta olmayan bir sorun yaşandı ve Onur Demirtaş da forma giyemedi.

Ama çok çok güzel bir şey var ki o da, formayı giyen her bir futbolcunun canla başla savaşmasıydı. Bu hep böyle oluyor ve iyi oluyor. Bu futbolcular her türlü övgüyü hak ediyor… Haftaya bir Erciyes hesabı var, bakalım bakalım…

Bu hafta fotoğraflar Alper’den… Foto-yorumu tıklayınız.

Yazar: Editor
2010-03-21 13:36:01

(Bu yazı Türkiye'nin en genç spor yazarından, 7 yaşındaki Erkut Gürer'den. Sedece başlığı biz attık, bir de sayfa düzenini yaptık. Yazım ve noktalamaya bile karışmadık:))

http://ul.gcg.me/files/2010-01/erkut.jpg

Kritik Galibiyet

  • 27.haftanın ardından:
  • Adanaspor kritik bir galibiyet aldı.
  • Kibong ortasını yaptı.
  • Fevzi inanılmaz kafa attı.
  • Adanaspor 10.dakikada 0-1 öne geçti.
  • Adanaspor 3. ve 47 puanda.
  • Bank asya birinci ligde Altay ı ilk kez yendik.
  • Yenileceğimizi düşündüm (bir ara).
  • Ama yendik.
  • İşte bu kadar!!!!!
  • Buca ve Giresun maçlarındada bunu yapsaydık.

Erkut Gürer

Kendime not: Kimsenin yeri dolmaz değil, işte Adanaspor, yazarını da alt yapıdan ta 7. yaştan yetiştirir:)) Erkut'larla geliyoruz...

Yazar: Editor
2010-03-20 09:14:12
Anıların Peşi Sıra 

“Garibim; Ne bir güzel var avutacak gönlümü, bu şehirde, Ne de bir tanıdık cehre; Bir tren sesi duymaya göreyim, İki gözüm İki çeşme.” 

İşte bu dizeler, benim yaşadıklarım ve yaşadıklarımdan artakalandır… Tren demek, Tarsus demektir, benim için… Tren demek, istasyonların bıraktığı izlerdir… Tren demek, yokluğun mahkûm ettiği yolculuklardır… Tren demek, ray boyunca uzanan çocukluk umutlarıdır… Yıllar önce annem ve kardeşimle defalarca yaptığımız bu yolcuğa, şimdi çocuklarımla çıkıyordum… Onlar ilk kez trene binecek, bense anamın ve anıların izlerini kovalayacaktım…

Dolmuştan inip istasyona doğru yürürken, ilk kez tren yolculuğu yapmanın heyecanı sarmıştı çocuklarımı … Durmadan soruyorlar ve heyecanlarını dindirmeye çalışıyorlardı…

“Tren tam saatinde mi kalkar baba?”

“Geç kalırsak tren bekler mi baba?”

“Treni kim kullanıyor baba?”

“İstediğimiz yere oturabilir miyiz, baba?”

“Tren kalabalık oluyor mu, baba?”

Soruların ardı arkası kesilmiyordu… Onlar sorularını  sorarken ben, istasyonun büyülü havasında, çoktan geçmişe doğru yolculuğa başlamıştım bile… Adana-Mersin arasında, karayolunun kenarı boyunca ilerleyen bu demiryolu hattı,  öyle çok iz bırakmıştı ki bende… Şimdi anılar önde, ben arkada bir sürek avına çıkmıştık, o görkemli istasyondan binasından içeri girerken… Biletlerimizi alıp perona çıktığımızda tren henüz gelmemişti… Ben baktığım her noktada geçmişin izlerini görürken, çocuklar ilk kez gördükleri bir yeri tanımaya çalışıyorlardı… Gördükleri vagonları, lokomotifleri meraklı bakışlarla inceliyorlar ve soruları art arda sıralıyorlardı:

“Biz hangisine bineceğiz?”

“Tren ne taraftan gelecek?”

“Bekleyenlerin hepsi Tarsus’a mı gidiyor?”

“Trende oturacak yer bulabilecek miyiz?

“Bu yol nereye kadar gidiyor?”

Sabırla, her soruya yanıt vermeye çalışıyordum… Aşağı yukarı  otuz yıl önce benim zorunluluktan bindiğim trene, şimdi çocuklarım, yeni bir şey keşfetmenin heyecanı ile bineceklerdi… Yolculuktan söz açıldığında tren sözü duymak istemezdik ve kardeşimle birlikte annemi, otobüs yolculuğuna ikna etmeye çalışırdık. Çocuk aklımızla bu yolculukları neden trenle yaptığımızı çözemez ve anneme için için kızardık… Otobüsle yolculuk yapmak daha cazip gelirdi bize… Annem, bize hiç kızmaz, yalnızca: “Otobüste daralıyorum çocuklar,  ne güzel sevahirli sevahirli gideceğiz” derdi gülümseyerek… Ahhhhhhh, şimdi anlıyorum, annemi… Şimdi anlıyorum o gülümsemenin altında yatan yokluğun acısını ve o zamanki çocuk tavırlarımdan dolayı kendimden utanıyorum… 

Annemle istasyona geldiğimizde, kardeşimle treni beklemekten sıkılır, kimi zaman bir bankta oturur, kimi zaman da peron boyunca gezer, diğer peronlarda duran vagonları incelerdik… Sonra istasyonun uzaklarından tren düdüğü duyulur ve peronda hareketlenmeler başlardı…

Ben bunları  düşünürken, istasyon hoparlöründen: “lütfen dikkat! Adana, Yenice, Tarsus, Mersin istikametine gidecek olan tren az sonra birinci peronda hazır olacaktır.” Anonsu duyuldu… Bu anonsun ardından yine o uzaklardan yükselen tren düdüğü ile peron hareketlenmeye başladı… “Geliyor mu baba?” “Ne taraftan gelecek baba?” “Nerede duracak baba?” çocuklar artık heyecanlarını gizleyemez olmuştu… Çocuklara perona girmek üzere olan treni gösterdim… Şaşkın şaşkın trenin perona yanaşmasını beklediler…

Arka vagonlarda kendimize bir yer bulup oturduk… Çocuklar trenin hareket yönünde otururken ben arkamı trenin hareket yönünün aksine dönmüştüm…  Aklıma hemen anam geldi… Trene biner binmez, trenin hareket yönünde bir koltuk arar: “ Yol arkamda kalırsa, başım dönüyor” derdi… Biz de onun karşısında otururduk çoğu zaman…

Hareket memuru, elinde işaret levhası ile görününce tren düdük çaldı… Hareket memurunun görünmesi kardeşimle benim için eğlence demekti…  Bir adam elindeki levhayla koskoca treni durduruyor ya da hareket ettiriyor, bu duruma şaşar kalırdık çocuk aklımızla… Levhanın iki yüzü vardı. Bir yüzü yeşil, öteki yüzü kırmızı… Yeşil yüzü trene dönükse kalkış; kırmızı yüzü trene dönükse durma anlamı taşırdı… Hareket memurunun işareti ile tren hareketlenince çocuklarım da aynı şaşkınlığı yaşadılar…

Sonunda yolculuk başlamıştı… Ömrümün en uzun yolculuğuydu aslında başlayan… Başımı cama dayamış, yolu izliyordum… İzlediğim yol değildi aslında… Karayolunda ilerleyen araçlar, beni çocukluğuma götürmüştü… Şimdi çocukluğumun o bitmez tükenmez gibi gelen yolunda, ilerliyordum…

Her şey gibi tren yolu da zamanın değişim gücünden nasibini almıştı… Çocukluğumuzda tek yön olan Adana-Mersin hattı, şimdilerde iki yönlü olarak kullanılmaktaydı… Ahhh çocukluğum, yaralı yıllarım benim… Tek yönlü hatlarda öğrendim “tehir” sözcüğünün ne anlama geldiğini… Bu yollarda duydum ilk kez : “ karşıdan gelen tren, rötar yapmış” cümlesini…

Çocukluğumu, Adana-Tarsus arasındaki tren yolculuklarında geçirmiştim; çünkü dayımlar, teyzemler Tarsus’ta yaşıyordu… Babamın ölümü ile sarsılan annem, acısını hafifletmek için sık sık kardeşlerinin yanında alırdı soluğu… 

Babamı  yitirdiğimde altı yaşındaydım… Hayal meyal anımsıyorum babamı… Babamın ölümü ile yapayalnız kalmıştık bu dünyada… Babamdan yana hiç akrabamız yoktu…

Kondüktörün  “bilet kontrol” sesi yankılandı kulağımda ve elimdeki biletlere baktım…

O zamanlar,  bu çekilmez gelen tren yolculuklarından, kendimize göre eğlenceler de çıkarmıştık kardeşimle… Tren biletlerinden oluşturduğumuz koleksiyonumuz bu eğlencelerin bir parçasıydı… Çocukluğumuzda tren biletleri küçük, dikdörtgen biçiminde kalın  kağıtlardı… Kondüktör gelir, bileti alır ve elindeki bir makine ile biletin tam ortasına bir delik açardı. Bu delik, o biletin kullanıldığı anlamına gelirdi… Biz de o biletleri saklar ve biriktirirdik… Bununla da yetinmez, trenin içinde yolcular tarafından bırakılmış biletleri toplardık… Kim daha fazla bilet biriktirecek diye yarışırdık kardeşimle… Canımız değişiklik istediğinde ise, tren biletlerini gidiş- geliş yönüne göre ayırır ve bir kez de böyle yarışırdık… Her şeyle birlikte tren biletleri de değişmişti şimdi… Bilgisayar çıktısıydı artık biletler… 

Bilet kontrolünün ardından çocuklarım da soruları yağdırmaya başladı:

- Bu adam kim baba?

- Kondüktör

- Kondüktör ne demek?

- Tren görevlisi.

- Ne görevi var bu amcanın?

- Biletleri kontrol ediyor.

- Bileti olmayan olursa ne yapıyor peki?

- Yol ücretini alıyor.

- Nerede bekliyor, hep ayakta mı kalıyor?

- Bilmiyorum babacığım.

Bu arada tren Yenice istasyonuna gelmişti…  Bu istasyona her varışımızda annem, “makasa geldik” derdi…  Bu yollarda öğrendim “makas” sözcüğünün anlamını… Bu istasyonda yol ikiye ayrılır: Yolun birisi Mersin yönüne giderken; diğeri Ankara yönüne gider… Yol ayrımı olduğu için “makas” denirmiş buraya… Çoğu zaman tren burada rötar yapardı… Bu rötarın nedeni, “karşıdan gelecek tren”  olarak açıklanırdı… Ne çok sözcük kattı bu yollar dağarcığımıza, ne çok türkü öğretti bize… Bu istasyona her gelişimizde, annem gülümseyerek bir türkü tuttururdu:

“Kara tren gecikir, belki hiç gelmez

Dumanın savurur, halimi bilmez”

Bu türküyü  duyunca trenin bekleyeceğini anlardık… Biz sinirlenirdik, annem bize bakıp gülümser ve bizi kızdırmaya çalışırdı:

“Artık üç saat mi bekleriz, beş saat mi bilmem?”

“Hadi gelin yürüyelim isterseniz… “

Oysa şimdi tren o kadar az bekliyordu ki bu istasyonda, çocukluğumuzdaki yolculuklardan eser bile kalmamıştı… Anam benim, keşke yanımda olsan da tren saatlerce değil günlerce beklese…

Ben yollarda anıların izini sürerken “Baba, daha çok yolumuz var mı?” diyen oğlumun sesi ile irkildim… Karşımda oturan iki oğluma baktım ve gülümsedim: “Az kaldı babacığım, az kaldı…” dedim… Annemle rolleri değişmiştik sanki… Çocukluğumda da kardeşim ile böyle otururduk, annemin karşısında ve durmadan, sıkboğaz edercesine: “Çok var mı Anne, ne zaman varacağız Anne?” diye soru yağmuruna tutardık onu… İnsan, yaşı ilerledikçe ne çok da benziyor annesine ve babasına, diye düşündüm…

Yenice’yi geçtikten sonra karşımıza gelen ilk durak, annemin köyüydü  ve tren ne zaman bu durağa gelse, annemin o kara gözleri buğulanır, köye bakıp iç çeker ve hep Fatiha okurdu köyün mezarlığını  gördüğünde… Çocuklarıma camdan dışarıyı işaret ederek: “Bakın, burası annemin köyü” dedim, gözlerim buğulanarak…  Hele tren, köyün mezarlığının yanından geçerken, yüreğimin kabardığını hissettim… Ne çok tanıdığım vardı  bu mezarlıkta… Ne çok eksilmiştim gidenlerle birlikte…  Bu durakta annemin kara gözleri niçin buğulanırmış, anladım…  Niçin derin bir iç çekermiş, anladım… Neden mezarlığı görünce hemen duaya başlarmış, anladım…

Çukurova’nın doğurgan topraklarında ilerlerken raylardan çıkardığı seslerin eşliğinde sanki dans ediyordu tren… Çocukluğumda bir saati geçen yolculuk şimdilerde yarım saate düşmüştü... Çocukluğumda yoksulluğun bizi mecbur ettiği bu yolculuk şimdi çocuklarım için bilinmeyenin keşfi olmuştu… Zaman geçiyor, zaman değiştiriyor ve her şeyden önemlisi zaman öğretiyordu… Annemin niçin tren yolculuğunu yaptığını sonradan öğrenmiştim… Çünkü tren, otobüse göre daha hesaplıydı… Tek başına kalan bir kadının hesabını bilmesi gerekiyordu; ama o zamanlar bunu anlamıyorduk…                                                                      

Şimdi, çocukluğumun o bitmez tükenmez yolunda, çocuklarıma treni sevdirmeye çalışıyordum… Bu, belki de anneme olan borcumdu benim…

Tren, Berdan Çayı’nın üzerindekini demir köprüden geçerken annemin yüzü aydınlanır, gözlerinin içi güler ve “İşte geldik, anamın babamın toprağına” derdi… 

İşte tam da oradaydık, tren demir köprüden geçiyor ve çocuklarım şaşkınlıkla çığlık atıyorlardı… Yıllar sonra ben, anamın vatanım dediği topraklara girerken, sevdiklerini bir bir uğurlamış bir adam olarak giriyordum Tarsus’a ve Orhan Veli, aynı şiiri yeniden yazıyordu gözyaşlarıma eşlik edercesine: 

“Garibim;

Ne bir güzel var avutacak gönlümü, bu şehirde,

Ne de bir tanıdık cehre;

Bir tren sesi duymaya göreyim,

İki gözüm İki çeşme.” 

Artık  çocuklarımın şaşkın bakışları arasında yanaklarımdan süzülüyordu yaşlar… Ne çok gidip gelmiştim bu yollarda… Ne çok çoğalmış, ne çok eksilmiştim bu topraklarda…

Biraz sonra tren yavaşladı ve Tarsus İstasyonu’na girmeye başladı… Tren istasyonda durduğunda, trenden indik… Sarıya boyanmış istasyon binası tam karşımdaydı ve ben o binaya anneme bakar gibi bakıyordum… Gözümün yaşını silip derin bir nefes aldım ve doldurdum ciğerlerime anamın kokusunu …

07.10.2009/A D A N A

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

Yazar: htabakan
2010-03-19 15:18:38
Fırat Aydınus, Üç Nokta…
  • Eyvah ki ne eyvah. 
  • Altay maçının hakemi o zat.
  • Fırat Aydınus denen hakem en son bizi Manisa maçında parçalamıştı.
  • Daha 9. Dakikada Emre’yi üst üste iki sarı kartla oyun dışı bırakıp rakibin ekmeğine yağ sürmüştü.
  • Bir önceki hafta Arda’nın altında ezilmiş,
  • Bizden bir sonraki hafta da Lugano’nun hınzırca hareketlerini görmezden gelmişti.
  • Dengesiz, ilkesiz hakem,
  • değil müsveddesi…
  • Dilerim sonumuz o maçta hayırlı olur,
  • diyeceğim budur.
  • Fırat Aydınus'muş...
  • Ama dilerim maç sonunda yanılan ben olurum.
  • keşke be...

Cem Kaplanoğlu

Yazar: Editor
2010-03-15 03:14:16
Dünya Kadar Sevmek
 
http://ul.gcg.me/files/2010-03/Adanaspor_Gires.jpg
  • Maçın sürprizi Anıl'a yapıldı.
  • Bir sevgi mesajı orada duruyordu.
  • Maçın güzel sahnelerinden biriydi.

Maç fotoğrafları da foto-yorum'da... Tıklayınız.

Yazar: Editor
2010-03-05 19:05:11

11 Adam 110 Adama Karşı

 

http://ul.gcg.me/files/2010-03/11_tun___adam.jpg
  • O son 900 dakikayı, 11 tunç adam 110 adama karşı savaşarak geçirecek. Savaş dememiz her ne kadar mecazi olsa da olağan bir savaşın tüm argümanlarını oralarda görmek pek ala mümkün; taktikler, stratejiler, tuzaklar, hileler, ayak oyunları, bel altı vuruşların kaçak dövüşmelerin gırla gittiği bir mecrada yuvarlanıyor çünkü meşin yuvarlak.
  •  Lakin keşke vaziyet bu kadarla kalsaydı; bizim 11 adam sadece 110 adama karşı vermeyecek mücadelesini, bir de bunlara 30 adetrakip hakem” de eklenecek. O zevatla da uğraşılacak, bir de kendilerine karşı centilmenlik beklediğimiz kurnaz bezirgân kılıklı Bucaspor yöneticileri gibi tilkiler de olacak civarda, leş kargaları olacak, sonra sırtını hükümet ve federasyon kapılarına dayamış bir alay tüccar idareci de olacak bizim 11 adamın karşısında.
  • O zaman her zamankinden daha çok, daha sağlam, daha iradeli olarak olacağız “11 tunç adam”ın yanında. Son saniyeye kadar, 11 adamın kudret ve gayretine denk bir kudret ve gayretle…
  • Bu, bir memleket meselesi olmuştur gayrı. Ki mücadelemiz bu bereketli topraklar kadar kutsaldır şimdi…
Yazar: Editor
2010-03-03 15:56:23

Bu, Bir TEŞEKKÜR ve İSYAN YAZISIDIR…

 http://ul.gcg.me/files/2010-03/gaz.jpg

Önemli bir maçı geride bıraktık… Hem de gerçekten önemli bir galibiyet alacaktık  şayet kazanabilseydik. Mükemmel bir maçtı seyircisinden oyuncusuna teknik ekibinden sağlıkçısına kadar ama olmadı kazanamadık canın sağ olsun KAPLANIM varlığın yeter…

Turbeyler ayrı bir güzeldi  baştaki değişiklik mi yoksa  taraftarda ki  istek mi arttı o  tartışılır ama takdire değer bir  durum vardı ortada. Maraton  her zaman ki gibi bol ssk,bağkur emeklisi insanlarla kaynıyordu tabii ki maraton tayfada herkesi bağırttırmak çok zor bunu herkes biliyor

Taraftar inanmışken oyuncu  iyi oynuyorken neden olmuyor? Neden sürekli Adanaspor’un önüne engeller ya da engellemeler çıkarılıyor sadece futbolculara değil 2li çember içerisinde (HAKEM-OYUNCUYA, POLİS-TARAFTARA)  Adanaspor’un önüne daha çok engeller çıkar diye düşünüyorum. Bakınız  ben  kardeşim ve babam maçtan çıktığımızda ortalık toz dumandı ama ortada kavga yok sadece BİBER gazı! Adanaspor taraftarı her zaman mı kötü! Her maçta mı   kötü gerçekten bunu çok merak ediyorum gereksiz sebepsiz yere biber gazı müdahalesi  yapılıyor artık buna BİR DUR deyin artık… Eğer polisler bir baba kıza BİBER GAZI sıkacak kadar küçüldüyse vay bu baştakilerin haline…

2.Etken hakem: 1. hakem kötü oldu, 2. hakem kötü oldu  10 tanesi mi kötü olur, özellikle içerde oynadığımız tüm maçlarda bu kadar mı ADANASPOR düşmanlığı olur insanlarda anlamıyorum. Sorun pazartesi akşamı Buca’ya yenilmemiz değil sorun sürekli FEDARASYONA karşı yeniliyor olmamız. Artık BAYRAM başkan mı yoksa başka biri mi hal çare bulur buna bilmiyorum. Şu an Adanaspor’un önünde ki en büyük engel HAKEMLERDİR!

Yenildik ama mutsuz değilim çünkü içerde oynadığımız 3 maç içerisinde en iyi Adanaspor’du. Süper lige hazır bir ADANASPOR izledim ben sahada. İnanıyorum biz bu sene süper lige çıkacağız herkese ve her şeye  rağmen! Şimdi birlik zamanı  donatalım 4 bir yanı bayraklarla ADANASPOR yense de yenilse de gelelim maçlara  bağıralım destek verelim ama n’olur KAVGA etmeyelim. Eğer Süper Lige yakışır bir Adanaspor hayal ediyorsak her gelen deplasman grubuyla kavga içerisinde olmayalım. Bazı kişilerin bundan rant sağlamasına fırsat vermeyelim.

Pazartesi akşamı  5 Ocak stadını dolduran herkese sonsuz teşekkürler. Her zaman her yerde  en büyük KAPLAN! Canım Adanaspor’um “KapLanıM”  İyi ki Varsın!!!

Gizem Yurdaer

Yazar: Editor
2010-03-01 08:27:51
Büyük Aile
 
 http://ul.gcg.me/files/2010-03/n__liaile.jpg
  • Zor günler geçirdik ve kapansak da vazgeçmedik biz bu sevdadan!
  • Yeni bestede söylendiği gibi “Torosların ardından yükseliyoruz …”
  • Kimse inanmadı belki böyle efsane bir takımın kapanıp da yeniden yükseleceğine ama biz inandık. Sonuna kadar sürdürdük davamızı. Söylenen hiçbir şeye aldırış etmedi ne taraftarımız ne futbolcularımız nede başkanımız. Hepimiz sonuna kadar emek harcadık.
  • Garip bir duygu gerçekten hissettiklerim. Maça giderken insanların o sevinçlerini görmek. Her maç günü bayram gibi oluyor şehrimiz her yanından insanları bir arada toplanmış görmek beni mutlu ediyor. Maç günleri sabahları ayrı bir heyecan oluyor, kahvaltı yapamıyorum daha evdeyken başlıyorum bestelere yola çıktığımda her mahallede maça giden insanları izliyorum herkes o gün bütün derdini bir kenara atıp sadece 1 şeyi düşünüyor herkesin yüzündeki o gülümseme çok farklı bir mutluluk veriyor zaten. Stadın dört bir yanı turuncuyla boyanıyor sanki. O gün gözümde hiçbir derdin manası yok. Bayanından çocuğuna kadar herkesin yüzünden okunuyor heyecanı.
  • Şimdi söylesin biri bize biz takımımıza bu kadar âşıkken, gözyaşımızla sevincimizle 90dk boyunca o heyecanı oyuncularımızla paylaşırken, o gün işi olanlar işini bırakıp o maça geliyorsa tek bir nedeni vardır şampiyon olmak. Bir düşünün anneler babalar çocuğunuzun ilk doğduğu günü hissettiğiniz heyecanı, ilk yürüdüğü günü, yavaş yavaş büyüdüğünü gözlerinizle görebiliyorsunuz şöyle bir geçmişe dönüp baktığınızda ağlasa gülse de çocuğunuzla geçirdiğiniz günleri bir düşünün ve şimdi bize hak verin. Yeniden doğuş hikâyesi değil mi bu?
  • Biz takımızın taraftarları her anında takımımızı yalnız bırakmadık kaybettiğimizde beraber ağladık. Kazandığmzda beraber güldük. Biz öyle büyük bir aileyiz ben bunu hissediyorum. Anne babaların çocuklarından beklediği tek şey büyüyüp iyi bir yere gelmesi değil mi? İşte öyle bizde takımımızın büyüyüp iyi yerlerde olmasını istiyoruz. Biz senelerce bu günü bekledik.
  • Şimdi son ana gelmişken pes etmek yok. Buralara kadar yükselmişken geriye dönmek yok. Daha büyük işlere imza atabilmek için geçmemiz gereken bir kaç sınav, halletmemiz gereken bir kaç yorucu iş daha…

 

  • Herkesten 1-2 dakikasını ayırıp şampiyon olduğumuzu bir hayal etmesini istiyorum. Herkes gözlerini kapatıp dolup taşan stadı bağırışları koşuşturmaları birbirine sarılıp zaferi kutladığını bir düşünsün. İmkânsız diye bir şey yoktur benim hayatımda ve ben bir Adanasporluyum :)
  • Biz imkânsız denilen şeyi yıkıp geldik bu günlere. Gözlerinizin önüne getirin bir gözlerinizin dolduğunu hissediyorum gerçekten gönlünü Adanaspor’a vermiş bir insanın gözlerinin dolmayacağını düşünmüyorum.

Şimdilik tek başıma haykırıyorum bizim için oyna ;) seni seven bu kadar insan için oyna. biz bir arma uğruna senin hep yanındaysak bir arma uğruna oyna :)
Gönüllerimiz bir tuttuk nefesleri, kalbimiz yürümeyi yeni öğrenen bebek misali telaşla çarpıyor, gözlerimizi kırpmadan bekliyoruz şampiyonluğu.
Adanaspor’a dair herkese ve her şeye inat biz inanıyoruz ;)

Müge Aydın

Yazar: Editor
2010-02-22 07:15:57

Bolulu Hasan Usta’dan Bir kazandibi Bir de Fırın Sütlaç

 

http://ul.gcg.me/files/2010-02/acg.jpg

Sabah biraz geç kalktım. Maça yetişmek içinde evden kahvaltı yapmadan çıktım, ne de olsa ayaküstü bir şeyler atıştırırım dedim. Eve yakın bir yerde bir tost götürdüm. Acilen arabaya atlayıp maça doğru yol alırken yolumun üzerinde  gözüm Bolulu Hasan Usta’ya takıldı arabayı sağa çekip mekâna girdim.

Bolulu Hasan Usta  içeride yoktu zannedersem maça gitmişti :) Önceden de lezzetini bildiğim ve sevdiğim elinizin artığı bir kazandibi götürdüm. Amacım maça daha enerjik gitmekti :) kazandibinden sonra gözüm fırın sütlaca takıldı aslında fazla tatlı düşkünü biri değilimdir ama nedense bugün tatlı yiyesim tuttu. Üzerine bir de elinizin artığı fırın sütlacı götürüp maça doğru yol aldım.

Stat çevresi müthişti taraftar tam havaya girmiş şimdiden şampiyonluk şarkıları söylenmeye başlanmıştı. Geç kalmamın da nedeniyle giriş sırasında en sonlarda yer aldım. Zaman ilerliyor fakat kuyruk ilerlemiyordu. Burada naçizane bir önerim olacak  büyüklerimiz bizden daha iyi bilir ama maça girmek artık ıstırap olmasın be birader. Ne var giriş sayısını arttırıp insanları kaynak yapmak zorunda bırakmasanız... Valla ne yalan söyleyeyim bende kaynak yaptım mecburdum arkadakilerden özür dilerim...

Neyse uzatmayalım... Maç başlamadan önce yanımda ki arkadaşıma 2 tane atarız dedim o da nerden biliyorsun dedi... Bolulu hasan ustadan bir kazandibi bir fırın sütlaç dedim :) O da güldü... Eline sağlık hasan usta hep böyle güzel tatlılar yap bizde yiyelim Bolu da yesin...

Son olarak dünyada sol siyasetin zayıf olması bizim de solumuzun zayıf olacağı anlamına gelmez diyerek Buca maçında görüşmek üzere diyelim...

Bu arada  Buca maçı kolay olacakmış tiyo aldım :)

Orada Olan Adam...

Ali Cem

Yazar: Editor
2010-02-12 19:33:44
Şampiyonluk Gittiğin Yoldan Gelir 2010/1
 
http://ul.gcg.me/files/2010-02/__ampiyonluk.jpg
  • "Şampiyonluk gittiğin yoldan gelir" serisini yükselme grubu sonlarında başlatmıştık.
  • Gerçekten de o yıl şampiyonluk gittiğimiz deplasman yollarından gelmişti.
  • Özellikle Erzurum deplasmanı...
  • Yine benzer dönemeçteyiz. 
  • Ve o seriyi yeniden başlatıyoruz. 
  • Her deplasman için...
  • Ki Adanaspor o zamanki temposunu yakalamıştır fazlasıyla.
  • Zaten Kaptan İlyas da en güzel sözü söylemişti hafta içinde, "dönüşü olayan yola girdik" diye...
  • Öyledir. 
  • Adanaspor gittiği yollardan o şampiyonluğu getirecektir...
_________________________________

http://ul.gcg.me/files/2010-02/ankara-tasi.jpg
 
 
 
"Ankara'nın Taşına Bak" yazısını Doç. Dr. Ali Aydın Altunkan'dan okumak için bu bağlantıyı Tıklayınız..
 
 
___________________________________________
 
Yazar: Editor
2010-02-01 16:58:17

Maraton

 

http://ul.gcg.me/files/2010-02/et.jpg

Çok konuşup hiçbir şey söylememek özellikle Hıncal Uluç’tan sonra moda oldu bu ülkede. Hele konumuz futbolsa durum iyice vahimleşiyor. TV’lerdeki spor-futbol yorumcuları büyük bir oranda bize bu eziyeti yaşatıyor. Anlaşılmaz analizler, sığ yaklaşımlar, içeriksiz laflar almış başını gidiyor. Taktikleri şu: Yüksek perdeden konuşuyorsun, bu arada ellerini kollarını sallıyorsun, mimiklerinle tiyatrocuları bile kıskandırıyorsun, argoya kaçarken cinsellik içerikli esprileri yapıyorsun, yapamıyorsan bile ima ediyorsun, harcıâlem cümleler kuruyorsun, örneğin “ondan bir cacık olmaz”, uygun bir hedef bulunca saldırıyorsun, bu gün dediğini yarın unutuyorsun vs… Genel durum bu.

Geçenlerde Digiturk Erman Toroğlu’nun işine son verdi ve sanki ülkenin en muhalif, en yaratıcı, en cesur, en bilgili, en donanımlı, en zeki, en devrimci kalemi-yorumcusu susturuldu da eline kalemi alan onun için önce mehdiye sonra mersiye düzdü. Erman meymiş de görememişiz. Ülkeyi kurtaracak adammış meğer. Gerçekte sistemin insanını yetiştirmesi gibi yazarını, yorumcusunu da yetiştirmesi söz konusudur: Ağzı kalabalık adamlar ama suya sabuna dokunamayanlar, saray soytarısı olanlar, yani eleştirilerine ancak gülünenler, hiç ciddiye alınmayanlar.

Bunlara sabun köpüğü demek ağır mı olur acaba? Eğlendirip güldürüp bırakan, bu ülkenin genel kültür binasına bir tek taş koymayanlar, koyamayanlar…

Erman işinden olmuşmuş, yok susturulmuşmuş… Bakın Tekel işçileri de işlerinden olmuş, bu ülkede onlarca birbirinden değerli insan cinayetlerle, siyasal baskılarla, işten atılmalarla kelimenin tam anlamıyla susturulmuştur. İlgilenenlere duyurulur…

Yazar: Editor
2010-01-18 22:21:26

Bir Maç,  Üç Adam…  

http://ul.gcg.me/files/2010-01/pencils_cliparts.jpg

İkinci yarının ilk maçını geride bıraktık… Bildik görüntüler vardı bu maçta da… Orta sahasız bir oyun, şişirme toplarla gol arama klasiği bu maçta da karşımıza çıktı… Hal böyle olunca da orta sahanın tek hâkimi Karşıyaka oldu… Maça kötü başladık… İzzet’in bir anlık konsantre bozukluğu kalemizde gol olarak döndü bize…

  • İşte bu andan itibaren ilk adam çıktı sahneye: Bülent YILDIRIM… FİFA kokartlı süper lig hakemi, kart oldu Karşıyaka’nın üstüne yağdı… Olmadık bir pozisyondan bir de lehimize penaltı çıkardı… (İzmir takımları ile oynadığımız maçlarda canımız yakan hakemler, ilk kez canımızı yakmadılar!!!) Takdir haklarını bizden yana kullandı… Ancak ikinci yarı, hatadan dönmek istercesine oyunu dengelemeye çalıştı… Kısacası, bize bir puan hediye etmiş de olsa Bülent YILDIRIM bu yönetimiyle sınıfta kaldı…
  • Maçın başlangıcından itibaren ise ikinci adam vardı sahnede: Murat ÜNLÜ… Yıllardır radyo 1 yayınlarında süper lig anlatan Murat ÜNLÜ, Ege takımlarının maçlarını anlatır ve İzmir’de yaşar… Bir spiker “taraf” olduğunu ancak bu kadar belli ederdi ki Murat ÜNLÜ de öyle yaptı zaten…

“Adanaspor savunuyor, Karşıyaka saldırıyor” dedi; ama istatistikler yüzde 58 - yüzde 42 Adanaspor lehine çıkınca sözü değiştirdi…

Anıl’ın müdahalesi ile yere düşen Kıvanç için “kart yok mu hakem”  diyor dedi; ama aslında kendisinin söylediği çok belliydi…

Emre’nin penaltı atışı filelere gidince bir süre sustu “gol”  diyemedi…

Tolga’nın doksandan çıkardığı topta kurtarıştan çok şutu anlattı…

Kısacası, yerel değil ulusal bir kanaldaki bu fanatik anlatımıyla Murat ÜNLÜ de sınıfta kaldı…

  • Maçın üçüncü  adamına gelince: Emre AKTAŞ… Hakemin çok ucuzca gösterdiği ilk sarı karttan sonra daha dikkatli olması gerekirken rakip ceza yayı üzerinde kaptırdığı toptan sonra rakibi formasından çekerek acemice kart gördü… Ve belki de galip geleceğimiz bir maçta bütün planları alt üst etti… Şimdi sormazlar mı Emre, böyle sorumsuz olmaya hakkın var mı? 10 kişi kalmış rakibi yenmek dururken bir sonraki maçı da yok saydırmak bu kadar ucuz mu? Yani sınıfta kalan üçüncü kişi de Emre oldu bu maçta!!!

Umutla çıktığımız her maçın ardında gelen hüsran bana hep Tevfik FİKRET’in “Balıkçılar” şiirini anımsatıyor:

“Bugün yine açız evlatlarım, diyordu peder

  Bugün yine açız, lakin yarın ümit ederim!!!” 

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

Yazar: Editor
2010-01-14 08:53:00

Karşıyaka’ya Yolculuk

http://ul.gcg.me/files/2010-01/adanaspor_kars__yaka.jpg
 

Zaman Karşıyaka maçına dönüyor.  Diye başlamıştım yazıya, bitirmiştim de yazıyı ve güncelle derdinde olan bilgisayar bir sayfa yazımı aldı götürdü.

Hadi bakalım, yaz yazabilirsen aynı cümleleri.

Hayır, ana fikir orada duruyor kaplan gibi. Yener geliriz Karşıyaka’yı demiştim.

Ama arada bir sürü ince laflar etmiştim veya bana öyle geliyor şimdi, bitmiş yazı gitti ya... Hay Allah, hala yatışmadı hiddetim.

Neyse, bir dahaki yazıya belki... ( ama belki bu bir işaretti, yazmayacağım ulan: )) bu da şu yazının totemi olsun: ))

Şöyle toparlamıştım: Adanaspor ligin 2. Devresinin yükselen takımı olacaktır. Yeter ki tüm dikkatimizi işimize verelim. Şimdi sloganlarımızdan birkaçını sıralayalım ve yazıyı bağlayalım, demiştim.

Siz o sloganları zaten biliyorsunuz. Tekrara lüzum yok...

Yazar: Editor
2010-01-05 12:53:28

Kurtuluş

5 Ocak, Direniş, Adana ve Kurtuluş...

Birbirini tamamlayan sözcükler... Hamasiyet değil, tarihten küçük bir kesit, bugüne bir fotoğraf...

Aşağıdaki fotoğraf da 1933 tarihli, tören alayında Torosspor...

http://ul.gcg.me/files/2010-01/torosspor.jpg

Kaynak: Altınkoza Yayınları/ Tarihi Fotoğraflarla Adana

Yazar: Editor
2010-01-01 19:47:22

Arabacı Recep ve Yar Baba

http://ul.gcg.me/files/2010-01/smoke_cigar_stub_clip_art_10521.jpg

Somuncu Baba, Hıdır Baba, İdris baba.  Her yörede bu ve benzer adlarla babalara rastlanır. Birçoğunun adına türbelerin de bulunduğu bu kişiler inanan çevrelerde büyük bir saygı görür. Onlara hakkında çok sayıda çeşitli hikâyeler de anlatılır.

Yar Baba, bunlardan biri değil. O 1950’li yılların Tarsus’unda yaşamış biridir. O yaşamını esrar yetiştirip satarak sürdürür. Belli mevsimlerde Tarsus’un dağ tarafında yüksek kesimlerde gözden uzak bir yerlerinde Hint Keneviri (haşhaş) yetiştirirdi. Zamanı geldiğinde gider bunları toplar ve şehirdeki el altından satardı. Kendi içmezdi. Onun malını alan belli başlı müşterileri vardı. Yaptığı iş yasak ve tehlikeliydi. O da bu duruma göre işini dikkatli bir şekilde yapmaya çalışıyor kendini ele vermiyordu.

Yine Hint Keneviri yetiştirip topladığı bir zamanda, her zaman ondan esrar satın alan esrarkeş müşterilerinden birisi olan Arabacı Recep Yar Baba bu mevsimde taze mal getirmiştir. Gidip yeni esrardan alıp kafa sarmak lazım.” diye düşünüp yanına gider. Yar Baba yaşadığı kulübeye benzer evinin avlusunda karşılar onu. Müşterisini daha görür görmez ne istediğini anlayan Yar Baba uzun konuşmadan malını verir...

Yazan: Uğur Pişmanlık

Devamını Okumak İçin Tıklayınız.

Yazar: Editor
2010-01-01 19:42:05

Arabacı Recep ve Yar Baba

Somuncu Baba, Hıdır Baba, İdris baba.  Her yörede bu ve benzer adlarla babalara rastlanır. Birçoğunun adına türbelerin de bulunduğu bu kişiler inanan çevrelerde büyük bir saygı görür. Onlara hakkında çok sayıda çeşitli hikâyeler de anlatılır.

Yar baba, bunlardan biri değil. O 1950’li yılların Tarsus’unda yaşamış biridir. O yaşamını esrar yetiştirip satarak sürdürür. Belli mevsimlerde Tarsus’un dağ tarafında yüksek kesimlerde gözden uzak bir yerlerinde Hint Keneviri (haşhaş) yetiştirirdi. Zamanı geldiğinde gider bunları toplar ve şehirdeki el altından satardı. Kendi içmezdi. Onun malını alan belli başlı müşterileri vardı. Yaptığı iş yasak ve tehlikeliydi. O da bu duruma göre işini dikkatli bir şekilde yapmaya çalışıyor kendini ele vermiyordu.

Yine Hint Keneviri yetiştirip topladığı bir zamanda, her zaman ondan esrar satın alan esrarkeş müşterilerinden birisi olan Arabacı Recep “Yar Baba bu mevsimde taze mal getirmiştir. Gidip yeni esrardan alıp kafa sarmak lazım.” diye düşünüp yanına gider. Yar Baba yaşadığı kulübeye benzer evinin avlusunda karşılar onu. Müşterisini daha görür görmez ne istediğini anlayan Yar Baba uzun konuşmadan malını verir.

Arabacı Recep, kimi kimsesi olmayan bir adamdı. Sahip olduğu en önemli geçim kaynağı olan at arabasıyla Buğday Pazarı’nda diğer arabacılarla gün boyu müşteri bekler iş çıktıkça para kazanmaya çalışırdı. Arabacı Recep, parası oldukça özellikle akşam saatlerine doğru Dümbük Burhan’ın meyhanesine gider arkadaşlarıyla takılır. Bir bazen iki tek rakı içer sonra da evine giderdi. Ama asıl hastalığı esrardı. Ona parası her zaman yetmezdi. Ama para buldu mu da hiç kaçırmaz gider esrar alır ve içerdi.

İşte Yar Babadan alacağı mal ile yine âlemlere dalacaktı. Yaz aylarıydı. Hava sıcak ve bunaltıcıydı. Arabacı Recep aldığı esrarın parasını verdikten sonra kafa bulmak için kendisine uygun bir yer aranırken aklına Şadi Beyin (Çukurova Basma) fabrikasının arkasındaki derenin köprüsü geldi. Bu köprünün altı esrar çekip kafa bulmak için iyi bir yerdi. Irmağa girer, esrarı orada içebilirdi. Bir polis baskını falan olursa suyun içine dalıp çıkar, esrarı da suyun akışına bırakır kimse delil bulamaz ve bir şeyle suçlayamazdı. Bu çözüm hoşuna gitmişti. Bir eliyle zulasındaki malı yoklarken göz ucuyla da etrafı kesti. Hızlı adımlarla Demirkapı semtine doğru yöneldi. Irmağın başına geldiğinde, gözüne kestirdiği bir ağacın altındaki çalıların yanında soyunduktan sonra sigara gibi sardığı esrarı kibritiyle yaktıktan sonra yavaş adımlarla suya girdi.

Köprünün altına doğru ilerledi ve kendine uygun bir yerde durup yaprak sarması şekildeki esrarı çekmeye dumanını savurmaya başladı. Yazın sıcağında serin su içinde Arabacı Recep’in keyfi yerindeydi. Esrarı derin derin içine çekiyor, gökyüzüne bakıyor, etrafı seyrediyor, bazen düşüncelere dalıp gidiyordu. Suyun şırıltısına etraftaki kuşların sesi karışıyordu. Arabacı Recep mutluluktan uçuyordu,  her şey normaldi ama tuhaf olan bir şey var diye düşündü. Sonra bu tuhaf durumu Yar Babanın sattığı esrara bağladı. Yar Babanın kendisine eskimiş bayat mal verdiğini ve bu yüzden kafayı bulmadığını düşündü. Saatlerdir ırmakta suyun içindeydi. Her şey iyi hoştu ama hiç bir şey olmamış, kafayı bulamamıştı. Bu durum canını sıktı Yar Babaya gidip kendisini kazıklayıp kafa yapmayan mal sattığı için kızacaktı. Söve söylene ırmaktan çıkıp Yar Babanın takıldığı kahveye yöneldi. Ana caddelerden ara sokaklara saptı, dükkânları, evleri, avluları çeşmeleri geçti. Onun geçtiği her yerden kadınlar, çocuklar bağrışıp kaçışıyorlardı. Arabacı Recep buna bir anlam veremiyordu ama kızgın bir şekilde hızlı adımlarla yürümeye devam ediyordu.

Sonunda Yar Babanın takıldığı kahveye geldi. Bir hışımla içeri dalıp, bir köşede çayını yudumlayıp tespihini çeken Yar Babanın karşısına dikilip kahvedekilerin şaşkın bakışları arasında başladı sövüp saymaya, “Sen ne biçim bir adamsın. Bu mu bana taze diye verdiğin mal. Sen beni kazıkladın. Bana taze mal diye eski malı sattın. Bırak kafa yapmayı şu kadarcık bile bir şey hissetmedim.”

Yar Baba, hiç beklenmedik bir şekilde kahveye paldır kültür giren Arabacı Recep haline şaşırarak onun ardı ardına sıraladığı küfürleri dinliyordu. Arabacı Recep biraz daha bağırıp çağırdıktan sonra sustu. Konuşma sırası Yar Babaya gelmişti.

Yar Baba oturduğu sandalyeden yavaşça kalktı. Gözlerini kahvedekilerin muzip bakışları üzerinde gezdirdikten sonra Arabacı Recep’e dönüp konuşmaya başladı, “ Lan pezevenk” dedi, “Güya, ben sana eski mal verdim, kafayı bulup buraya anadan üryan çırılçıplak gelmişsin ya bir de yeni mal verseydim acaba nasıl gelirdin? Şu haline bir baksana itoğlu.” dedi.

O ana kadar, tümüyle sessizliğe gömülmüş olup biteni izleyen kahveden bir kahkaha tufanı yükselir.

Arabacı Recep, Yar Babanı son cümlesi üzerine üstüne başına bakarken beraber kendini çırılçıplak görünce o an ayıkır ki, içtiği esrarla şehrin yarısını anadan üryan yol alıp kahveye gelecek kadar kafa bulup kendinden geçmiştir. Demek ki sokaklardaki kadınların kaçışıp, çocukların gülüşmesinin sebebi buymuş diye geçirir içinden. Utancından kıpkırmızı kesilir.

İşte orada ve o an, Yar Babanın sözleri üzerine halini görmesiyle kendini dışarı atması bir olur. Kısa süre içinde kendini, soyunup elbiselerini bıraktığı ırmağın başına zor atar.

O günden sonra da ağzına esrar koymayan hatta lafını bile etmeyen Arabacı Recep uzun süre ortalıkta görünmez.

Uğur Pişmanlık

Yazar: htabakan
2009-12-26 11:22:10

Daha Çok Mücadele

http://ul.gcg.me/files/2009-12/asdp.jpg
  • Adanaspor Düşünce Platformu
  • dün bir kokteylle 1. yılını tamamladı
  • ve 2. yaşından gün aldı.
  • "koşulsuz destek" sloganıyla...
  • Adanaspor saflarını sıklaştırmak için atılan her adımın yanındayız,
  • destekliyoruz,
  • alkışlıyoruz,
  • seviyoruz,
  • bu örgütlülüğün her alanda ve aşamada olmasını diliyoruz,
  • AS düşünce platformuna da “vira” diyoruz… 
  • Vira!
Yazar: Editor
2009-12-22 09:28:19
Artılar ve Eksiler 

İlk yarıyı geride bıraktık… 29 puanla ligin beşinci sırasındayız… Kısıtlı bir kadro ile ilk altıda olmak sevindirici bizim için… Önümüze umutlu bakıyoruz… Devre arası alınacak futbolcularla ligin tozunu atarız, diye düşünüyoruz…Bu sonuca nasıl mı varıyoruz? Son haftalarda maç başı, ortalama üç golle oynayan Karabükspor, 35 dakika on kişi oynamamıza rağmen bize tek gol atabildi… Önümüz açık, umudumuz var güzel günlere…

Karabükspor maçının eksilerini ise söylemeden geçmek istemiyorum: Bu maçta iki kişi eksi aldı bence… Bu maçta, iki kişi kredisini boşa harcadı…

Bunlardan ilki Kemal Hoca… Dört haftadır, kaleyi koruyan ve kalemizde güven veren Zülküf dururken Tolga niçin kaledeydi Sevgili Hocam? Zülküf, nerede, nasıl bir hata yaptı ki kaleyi ondan alıp Tolga’ya verdiniz? Böylesine önemli bir maça haftalardır kalede olmayan, form grafiği düşük bir kaleciyle çıkarak, bu mağlubiyeti biraz da siz hazırlamadınız mı?

İkinci eksi Tolga’ya… Seni üçüncü ligden beri bağrımıza bastık… Hatalı yediğin gollerde de mükemmel kurtarışlarında da yanında olduk… Bir Rize maçı var ki bize kabus yaşattın, forvetler yediğin gollere yetişemedi… Olsun dedik, sana destek verdik… Ama bu maç kaleyi alacağın bir maç değildi be Tolga… Otuz beş metreden gelen topu çıkaramıyorsan ya yerin yanlıştır ya da kontrpiyede kalmışsındır… Kontrpiyede kalmadın ama topu da çıkaramadın… Yani yanlış yerdeydin Tolga… Bu mağlubiyet Adanaspor’a çok şey kaybettirmedi; ama sana olan güvenimizi zedeledi…

Keşke form tutmuş bir kaleciyle ilk yarıyı tamamlasaydık da bu eksileri almasaydı, Kemal Hoca ve Tolga… Keşke karambolden, penaltıdan ya da ne bileyim başa baş bir pozisyonda yeseydik golü de kör bir kurşuna sevindirmeseydik Karabükspor’u… 

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

Yazar: Editor
2009-12-14 23:08:05

Maçın Özeti

http://ul.gcg.me/files/2009-12/adanaspor_orduspor2.jpg
  • İnanırsan,(tüm turuncular)
  • Mücadele edersen,(takımımız)
  • Teknik ve taktiğin iyi olursa,(Kemal Hoca)
  • Zamanlaman iyi olursa ,(golcülerimiz)
  • Taraftarın destek verirse ,(biz)
  • Yönetimin iyi yönetirse,(Bayram Akgül)
  • Yedek kulüben küsmezse,(Metin)
  • Hakemler hakkını yemezse,(federasyon)

KAZANIRSIN...

Ayağınıza sağlık... 

Ali Cem

______________________

http://ul.gcg.me/files/2009-12/adanaspor_orduspor1.jpg

Editörün Notu:

Maç fotolarını affınıza sığınarak yarın yükleyeceğim. Fena bir grip hali. Bir de soğuğu yeyince... Şimdilik temsili bir kare koyuyorum Erkut kardeşimizin fotosu... Devamı yarın 11.oo civarında. 

Yazar: Editor
2009-12-08 14:38:57

Keyifli Yol

Keyifli bir deplase oldu.. Tribünler çok renkli ve eğlenceliydi. 250–300 kişi civarıydık. Maçta önce tribündeki inanç ve heyecan günün güzel biteceğinin habercisiydi sanki. İstanbul deplasmanları, gurbettekilerin özleminin yansımasıyla çok sıcak geçiyor hep.

Halil abiler İstanbul'da artık ciddi anlamda sazı ellerine almış durumdalar, neredeyse İstanbul'dan maça gelen herkesi tanıyor durumdalar. İsTurbey'in büyüdüğünü ve organizesinin sağlamlaştığını görmek ayrı bir mutluluktu. Adana'dan da katılımlarla 90 dakika şenlikli tribün yaptık. İlk yarının son 10–15 dakikalık bölümü haricinde de önemli bir destek verildi diyebiliriz.

Fevzi'nin attığı gol gerçekten müthişti. İzlendiğinde daha net anlaşılacaktır. Gerçi 4 gol de birbirinden güzel ve özeldi. Son 10 dakika olmasaydı keşke. Son 10 dakikanın raporu, kalemizde 2 gol ve gereksiz itiraz-gerginlikten gelen 3 sarı kart. Takım disiplinden koptuğunda, kendini kaybediyor.

Kartal tribünleriyle maçtan önce nerdeyse iç içeydik. Meydandan stada doğru çıkarken, "Hoş geldiniz." dendi. Stat giriş kapısının hemen ilerisinde Kartalspor'un bir grubu derneklerinin önünde toplanmıştı. Ne bir atışma, ne bir bakışma v.s. hiçbir şey olmadı. "Ne güzel, tertemiz bir deplasman olacak." diye düşünüyorduk, içeri girerken.

İçeri girdiğimizde de Kartalspor'un kapalı tribündeki grubunun "Adana!" sesleri ve "Hoş geldiniz!" bestelerine, "Teşekkürler Kartal!" cevabı. İki takımın birlikte tribünlere çağrılması ve sıcak diyaloglar.

Tüm bu tribün güzellikler ne yazık ki 30 dakikayla sınırlı kaldı. Mbilla'nın bir kaç pozisyonda üst üste yerde kalmasına (sakatlık veya numara her neyse) Kartalspor'un kapalı tribündeki grubunun (güzellikleri başlatan grup) aşırı tepkisi, bir kaç cılız sinkaflı tezahüratın bastırılması derken devre bitti.

Devre arasında yan taraftaki kaleden Demirspor atkısı sallanmış, görmedim ama tellere gidip tepki gösterilmesi tamamen bunaydı. Hemen ardından da maratondaki grup "Adana Demir" diye tezahüratı girdi zaten: )) Fiks menü.. Alışıla-gelmiş hareketler. Bence bu kadar büyütmemeli bu işleri.

İkinci yarı 2-0'dan sonra kapalıdan yükselen, "Adana n'oluyor…" bestesi ve akabindeki sıcak hareketler ve atraksiyonların, maçın bitişiyle beraber yapılan, "Misafir Adanaspor taraftarları stattan sonra çıkartılacaktır.." anonsuna, yükselen, oley sesleri ve "Dışarıda kaçanın.." hesabı.. Alkışlarla ve gülücüklerle verilen sakin cevaplar ve olduğumuz tribüne düşmeye başlayan taşlar.

Hoş olmadı. Yakışmadı.

İşimize bakıyoruz. Ordu maçından alacağımız 3 puanla Pazartesi-Salı fark etmez, TV kesmez Karabük yollarını tutarız.

Vira…

Şenol Yıldızdoğan

Yazar: Editor
2009-12-03 13:41:13

Bir Kartal Maçı Daha

  • Yıl 1997… Ordu’nun Çamaş ilçesinde öğretmenim… Adanaspor’un, Uzanlarla şirketleştiği dönemler… Birinci lige adım adım ilerliyoruz… Play-off elemelerinde ikinci maça çıkıyoruz… Rakibimiz Kartal… Bu maçı geçmek demek, final oynamak demek…
  • Maça Kartal fırtına gibi başlıyor… Neye uğradığımızı şaşırıyoruz… Dakikalar sekseni gösterirken skor tabelası Kartal-Adana= 3–0 biçiminde…
  • Yanımda Amasyalı Garnizon komutanı ve Adanalı ilçe hâkimi var… İlçe hâkimi ile “gelecek yıl çıkarız” diye avutuyoruz kendimizi… Garnizon Komutanı, bizi teselli etmeye çalışıyor…
  • Tam her şey bitti derken 82. dakikadan itibaren rüzgâr bizden yana esmeye başlıyor… Sekiz dakikaya sığdırdığımız üç golle maçı uzatmaya götürüyoruz… Uzatmalarda da eşitlik bozulmayınca penaltılara geçiliyor… Penaltı atışları sonunda Kartal’ı eliyoruz…
  • Maç sonunda Ümit Aktan şu yorumu yapıyor:“Kartal teknik direktörü Adnan Dinçer, Türkiye’nin en iyi teorisyeni; Adana teknik direktörü Ümit Kayıhan, Türkiye’nin en iyi pratisyeni… Maç sonunda pratik, teoriyi mağlup etti."
  • Önümüzdeki Pazar, rakibimiz Kartal… Bu sezon evinde hiç yenilmeyen bir takım…
  • Evlerinde oynadıkları yedi maçtan 21 puan çıkarmışlar… Biz ise deplasmanda bir şey yapamıyoruz… Buca, Bolu gibi takımlardan iki haftada yedi gol yedik…
  • Maçla ilgili teknik ve taktik analizi diğer yazımda yapacağım ama; ister misiniz, tarih tekerrür etsin ve her şey bitti diyecek bir noktaya geldiğimiz noktada rüzgar bizden yana esmeye başlasın…
  • Sesinizi duyar gibiyim: “Kim istemez ki?” 

Fatin Murat Seferbeyoğlu

Yazar: Editor
2009-11-29 11:54:57

Yenmek boynunuzun borcudur

http://ul.gcg.me/files/2009-11/as_1.jpg

Bir futbol maçı meselesinde

Şartsız şikâyetsiz

Hiçbir bahaneye sığınmadan

Boş tribünden bahsetmeden

Eksik gedik demeden

Koşarak savaşarak yardımlaşarak

Ve o Adanaspor formasının hakkını vererek

Ve yenmek

Boynunuzun borcudur

Yazar: Editor
2009-11-16 08:50:20

Çanakkale'ye Doğru

Bir hafta arayla döndük maç sürecine bugün itibariyle. Genç ve dinamik bir rakip. Yaş ortalaması 20 filan. Bizimkilerle akran sayılır. Kupa maçında yendiğimiz bir takım. Gelen bilgilere göre o maça hemen hemen tam kadro çıkmışlar. Bizim nasıl çıktığımızı hatırlıyorsunuz.

Ondan önce yükselme grubunda iki maç da 1-1 bitmişti. İkinci maç Çanakkale'deydi ve o karşılaşmadan sonra her şey bitti diye düşünmüştük. Ama Çanakkale gidip Karabük'ten de 1 puan çıkarınca önümüz açılıvermişti. Güzel zamanlardı. Bu maçla güzel zamanlar yine başlar umarım; hoş, bana göre şimdi de güzel gidiyoruz. Fark, o zaman şampiyonluğun son hecesine kalmış olmamızdı.

Evet, maç haftasındayız. Bakalım nasıl geçireceğiz bu 6 günü ve o iki 45 dakikayı. Biz Adanasporumuza inanıyoruz...

Yazar: Editor
2009-10-14 20:54:45

Prag Ateşi-Jarabek

http://ul.gcg.me/files/2009-10/jarabek-5.JPG

1947 Yılında bir Çek takımı olan Kladno İstanbul’a maç yapmak için gelir, Riha adlı oyuncuları İstanbul takımlarına karşı sahada fink atar, izleyenleri kendine hayran bırakır. Bering Boğazı’ndan gelen soğuk bir denizaltı gibi sahanın bir noktasından batar, umulmadık bir yeriden tekrar hücum için atağa kalkar. Türk futboluna açılan Çek penceresi o gün sona erir, uzunca bir süre bu soğuk ülkenin ateş gibi sarışın oyuncularını göremez oluruz sahalarımızda. Ta ki Jarabek (okunuşuyla Yarabek) Adanaspor’a gelene kadar...

http://ul.gcg.me/files/2009-10/jarabek-4.JPG

Gelmesi ile herkesi kendisine hayran bırakması bir oldu, bakın 1991 yılında ulusal gazetelerimizde Jarabek nasıl anlatılıyor:

“Rakipten önce, küme düşmeme gibi insanın hayal ekranından hiç eksilmeyen bir karabasanla boğuşan Adanaspor’da Jarabek, belki Çek futbol mitolojisinden çıkmış uzaktan gelen bir kurtarıcıdır. Çabukluğu, top takipçiliği, kritik pozisyonlardaki golü hedefleyen vuruşları, iki ayağındaki dripling ve top götürme motorik özellikleri ile Jarabek Prag ateşidir, belki de Jarabek Türkiye için 44 yıllık bir rötardır”.

Adanaspor’da her maç elinden geleni yapar, o sezon 1. ligde en fazla haftanın karmasına seçilen oyuncuların başında gelir. Sık sık haberlere konu olur. Bakın yine haftanın karmasında yer aldığı bir maç sonu onun için neler yazılmış:

Bir siniyor, sonra Pembe Panter gibi yırtık fondan çıkıyor. Aslında hatası, takıma olan yararıdır. Bu hata, topun kendi üzerinde oynanmasını istediğinden doğar. Rakibi şaşırtan fizik kıvrılışını avantaj olarak kullanır. Kaleye uzaktan bakmaz, sokulmayı yeğler. Çocukken çeşitli sporlar yapmış, sonra futbola dönmüş, Adanasporlulara sorarsanız iyi etmiş. İki gol atığı Anteplilere sorarsanız, halt etmiş.’

Bir ara ülkesindeki savaş paniği yüzünden ülkesine döner, soğuk savaş döneminin sonlarında yaşanan olaylar neticesinde huzuru bozulsa da yeniden Adana’ya döner, kaldığı yerden devam eder futboluna.

Turuncu-Beyazımız’dan sonra bir sure de Konyaspor’da oynamıştır.

Bakalım Jarabek’in izinden Turuncu şehir Adana’ya soğuk ülkenin ateş gibi çocuklarından gelen oyuncular olacak mı ileride?

Gökmen Demirkaya

Yazar: Editor
2009-09-15 10:56:17

Salı akşamı (15 Eylül) Lig Radyo’dayız

 

Unutulmaz Maçlar” programının konuğu olarak “lig radyo”da, bize ayrılan bir sürede olacağız, Adanaspor’un unutulmaz maçlarının bazılarını Bozkurt K. Yılmaz’ın hazırladığı programda konuşacağız.

 

Program salı günü (bugün) 20.00-21.-30 arasında ligradyo'da (www.ligradyo.net)

İsteyen arkadaşlar, anılarını-yorumlarını programdan önce veya program süresince unutulmazmaclar@gmail.com adresine email olarak gönderebilirler.

  

Ayrıca program suresince SMS göndermek de mümkün. “Lig” yazıp 1 boşluk bırakıp mesajlarınızı yazıp 2536'ya gönderebilirsiniz.

  

Zamanın yeterli olması durumunda bir taraftarın da programa bağlanabileceği ayrıca belirtildi.

 

Telefon: 0212 449 33 12 
Yazar: Editor
2009-09-07 20:05:25

Ha 5 Ocak, ha Kamil Ocak, bizim için fark etmez, deyip tribündeki yerimizi aldık.

Takım sahaya Tolgahan, Recep, Ersan, Onur, İlyas, Kbong, Mbilla, Fevzi, İzzet, Anıl, Emre onbiriyle sahada ısınıyor şu dakikada. Yani geçen haftaki kadro.

Maç fotoğraflarını mümkün olduğunca çabuk yükleyeceğiz. Bunun için foto-yorum bölümünü tıklayın.

_____________________

Arada foto yüklenir ilk yarı yorumu da yazılır demiştim kendi kendime, ama koşullar ve maçın temposu / heyecanı buna izin vermedi. İş 02.30'a kaldı.

_____________________

Ne diyeyim, ne yazayım şimdi? çoğumuz maçı TV'den zaten izledi, herkes bir yorum yapmıştır ortak noktada buluşabileceğimiz.

Dakika 83'e kadar bir yorum; kralız, geliyoruz vs... 83'ten sonra bir başka yorum; yuh sana, yuh ona... Hayır, bu çifte standardı uygulamayacağım.

Çok güzel bir maç oldu. Ama özellikle orta sahada bizden çok daha iyi bir Rize vardı ve sonucu da bu tayin etti. Başka faktörler yok muydu? Olmaz mı! Onu da yazar arkadaşlarımız yorumlayıp yazacaktır. 

Saha güzeldi, taraftar güzeldi, Ama çocuk ağırlıklı küçük bir grup Antep taraftarı 3-3'ten sonra çocukça işler yapınca, Truva atını oynayınca tribün yine karıştı. Lütfen Adanaspor taraftarı suçlanmasın bu konuda. Olaylar dışarıya taştı, ama Antepli çocukların yine gereksiz işlerinden kaynaklandı bu. ( Bir de onlar neden topluca maça alındı biletsiz, pulsuz, bu da sorulmalı. Teoride ve pratikte ev sahibi olduğumuz maçta taraftarımızı tahrik ederek tezahüratlar yapıldı, sağduyulu davranınca bizimkiler iş bir uzlaşmaya döndü, ama işte 83. dakikaya kadar.)

Neyse uzatmayalım, olur arada bu tür atraksyonlar. Hani denir ya; "Biz önümüze bakalım": ))

Not: Yoruldum, maç fotolarını yarın gündüz yüklesem... Sağlıcakla kalalım... Her bir keyif veya keder, hep Adanaspor için...

(Yatağa doğru vira, yarın sabah mesai var: ))

Yazar: Editor
2009-07-30 09:08:03

İnce Memed

http://ul.gcg.me/files/2009-07/InceMemed_kaplanpenche.jpg

Önce Hatçe’ye sevdalanır, sonra onu Abdi Ağa’nın yeğenine bırakmamak için savaşır.

Kendi derdi için çıktığı yolda milletin derdine derman olur.

Zulmün kapılarına dayanır bir bir.

Zapata’nın da yaptığı gibi herkesin vicdanı olur.

Yaşadığı açmazın bir hal yolu olduğunu da bilir: Bilir, üç ağa giderse beş ağa gelir; ama bir İnce Memed yerine bin İnce Memedin de geleceğini bilir, çünkü yoksulluk daha çoktur.

Haksızlık etmeden yaşar.

Seyran’ı çok sever.

Köyüne dönmeyi ne kadar istese de dağlar onu hep çeker. Ki o kendi için yaşayamayacak kadar ileri gidip uzun bir yol kat etmiştir.

Bilgelerin sürgün, zorbaların hükümdar olduğu şu kadim ovaya bir halk kahramanı ayarı verir, eski zaman eşkıyalarının muhtaç olanı kırmayan adaletini.

Bir Çukurova destanıdır,

İnce Memed…

Yazar: Editor
2009-07-20 18:59:07

Yaşar Kemal

Bir Çukurova Destanı

Asıl adı Kemal Sadık GÖKÇELİ. Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu. Aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü’ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Günseli) köyünden olan ailesi Birinci Dünya Savaşı’ndaki işgal yüzünden uzun bir göç süreci sonunda Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite (bugün Gökçedam) köyüne yerleşmişti. Küçük yaşta bir kaza nedeniyle bir gözünü kaybeden Yaşar Kemal 5 yaşındayken babasının Hemite Camiinde namaz kılarken öldürülmesine tanık oldu. Burhanlı köyü ilkokulunda başladığı ilköğrenimini Kadirli Cumhuriyet İlkokulu’nda tamamladı.

Adana’da ortaokula devam ederken bir yandan da çırçır fabrikasında işçilik yaptı. Ortaokulu son sınıfta terk ettikten sonra çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği’nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele’de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli’nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941–42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. Yirmiye yakın işte çalıştığı bu yıllarda en uzun işi beş yıl üst üste yaptığı çeltik tarlalarında kontrolörlük oldu.

Yazar küçük yaşlarda halk edebiyatına ilgi duydu; saz çalmaya, türkü söylemeye ve destanlar anlatmaya başladı. Yöredeki halk ozanlarıyla karşılıklı atışmalar yaptı. İlkokulda okurken şiir yazmaya başladı. Köy köy dolaşarak folklor ürünleri derledi. Bu yıllarda şiirlerini Kemal Sadık Göğceli adı ile Türksözü (1939), Yeni Adana (1939) ve Vakit (1940) gazetelerinde ve Varlık, Kovan, Ülkü, Millet, Beşpınar dergilerinde yayımladı. 1940’lı yıllarda Adana’da çıkan Çığ dergisi çevresindeki yazar ve aydınlarla ilişki kurdu ve şiirleri o dergide de yayımlanmaya başladı. Abidin Dino ve ağabeyi Arif Dino ile kurduğu yakınlık onun düşünce ve edebiyat dünyasının gelişimini etkiledi. Ramazanoğlu Kütüphanesi’nde çalıştığı dönemde eski Yunan klasiklerinden Çukurova tarihine kadar pek çok kitapla tanışma olanağı buldu.

Gözleme dayanan bu ilk öykülerinde konularını Çukurova ve Çukurova insanından aldı; bu yöre insanlarının ekonomik sıkıntılar ve güç doğa koşullarındaki savaşımını insan-doğa-çevre ilişkisi içerisinde ele aldı; giderek uzun öykülere yöneldi.Türkiye’de tarımdan sanayileşmeye geçiş evresi olarak nitelenebilecek 1950’li yıllarda, Çukurova’nın geniş biçimde makineleşmeye açılması ve verimli topraklar üzerindeki ağalar arası rant savaşımının kızışması, bunun yoksul Çukurova köylüsü üzerindeki sonuçları Yaşar Kemal’in romanlarının ilk evresinin ana temasını oluşturmuştur denilebilir.

Ağa baskısı karşısında dağa çıkan eşkıya İnce Memed’le yazar, bir destan kahramanını anlatırken aynı zamanda toplumsal yapıdaki aksaklıkların da eleştirisini yapar. Roman, ağalara karşı Çukurova’nın yoksul halkına arka çıkan İnce Memed’in halkı için savaşımını konu alır. Roman kahramanının Toroslar’da beş köyün bütün topraklarına sahip bir ağaya karşı direnişi ve çekişmeleri uzun bir serüveni kapsar. Sonunda İnce Memed toprakları gerçek sahipleri olan köylülere dağıtır, ağayı öldürür, dağa çekilip kayıplara karışır ve bir efsane kişisi haline gelir. Yazarın kendi deyimiyle “mecbur adamın” öyküsüdür İnce Memed. Yayımlandığı dönemde büyük yankı yaratmış olan İnce Memed’de yazarın geleneksel masal, efsane tema ve motiflerinden yararlanarak çağdaş düzeyde romantik bir öykü kurduğu gözlenir.

Bir Çukurova destanıdır Yaşar Kemal…

Yazar: Editor
2009-07-13 09:34:13

"Gerçek olan öğrenmektir. Nereden, nasıl öğrenirsen öğren.
Nereden, nasıl öğrendiğin, diploman, hatta neler bildiğin de önemli değil.
Ne yaptığın önemlidir."

Orhan Kemal

  • Roman ve öyküleriyle çağdaş Türk edebiyatında özgün bir yeri olan Orhan Kemal, toplumsal yaşamımızın değişim dönemlerini gerçekçi bir biçimde yapıtlarında dile getirmiştir. Aydınlık gerçekçi bakışıyla insan-toplum ilişkilerini ustalıkla yansıtmıştır. Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu.
  • 1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanıştı. O tanışma anını anılarında şöyle dile getirir, Orhan Kemal: “Müdürün oda kapısında çevik bir gıcırtı, kapı açıldı. Nefesimi kesmiş, gözlerimi kısmışım. Bir heykel sükûnu içinde, azametli bir mermer heykel bekliyorum...
  • Bir an yüz yüze geliyoruz, sonra göz göze. Mavi mavi gülüyordu. Bu gülüş muhakkak ki bir çocuğu hatırlatıyor. Temiz, taze, sıhhatli ve dost! Bir lahza şaşkın, bekledi. Galiba ne yapması lazım geldiğini ölçtü yahut tanış bir yüz arandı. Sonra gözüne Necati ilişti herhalde, ona doğru yürümeğe hazırlanırken, Necati ona koştu ve beni tanıttı. El sıkıştık. Ayaklarının topuklarını, hazır oldaki bir er gibi birleştirerek, kendisini teşrifata zorladığı aşikar bir tarzda ciddileşmeye çalışarak: -Ben Nazım Hikmet! Dedi.”
  • 7 Mart 1966’da bir ihbar üzerine iki arkadaşıyla birlikte tutuklandı. “Hücre çalışması ve komünizm propagandası’ yaptıkları gerekçesiyle tevkif edilerek Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildi. 7 Nisan’da Türk Edebiyatçılar Birliği, Gen-Ar Tiyatrosu’nda 30. sanat yılı nedeniyle bir jübile düzenledi.
  • Toplantıda Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal ve James Baldwin birer konuşma yaptı. Bilirkişice verilen; “suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı hususundaki rapor üzerine 13 Nisan 1966’de serbest bırakıldı.
  • 17 Temmuz 1968’de bu davadan beraat etti. Bulgar Yazarlar Birliği’nin çağırısı üzerine gittiği Sofya’da, tedavi edilmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970’te öldü.
  • Ekmek Kavgası, 1949; Sarhoşlar, 1951; Çamaşırcının kızı, 1952; 72.Koğuş, 1954; Grev, 1954; Arka Sokak, 1956; Kardeş Payı, 1957; Babil Kulesi, 1957; Dünyada Harp Vardı, 1963; Mahalle Kavgası, 1963; İşsiz, 1966; Önce Ekmek, 1968; Baba Evi, 1949; Avare Yıllar, 1950; Murtaza, 1952; Cemile, 1952; Bereketli Topraklar Üzerinde, 1954; Suçlu, 1957; Devlet kuşu, 1958; Vukuat Var, 1958; Gâvurun kızı, 1959; Küçücük, 1960; Dünya Evi, 1960; El Kızı, 1960; Hanımın Çiftliği, 1961; Eskici ve Oğulları, 1962 ( Eskici Dükkânı adıyla 1970); Gurbet Kuşları, 1962; Sokakların Çocuğu, 1963; Kanlı Topraklar, 1963; Bir Filiz Vardı, 1965; Müfettişler Müfettişi, 1966; Yalancı Dünya, 1966; Evlerden Biri, 1966; Arkadaş Islıkları, 1968; Sokaklardan Bir Kız, 1968; Üç Kâğıtçı, 1969…
  • Bu eserlerinde işçileri, memurları, emeğiyle geçinenleri, koca şehirlerde küçücük kalan insanları, bu bereketli toprakların, Çukurova’nın kederli, keyifli hikâyelerini anlattı.
  • Bir Çukurova destanı, Orhan Kemal…
Yazar: Editor
2009-07-11 09:50:39
Dadaloğlu
 
http://radyoavsar.com/ddsr/99.JPG
  • Ova’ya inmek istememiştir Dadaloğlu. Yeri yurdu Toroslardır çünkü.
  • Osmanlının Türkmen aşiretlerini yerleşik hayata geçirme gayreti başkaldırılarla karşılık görmüştür.
  • O sırada Dadaloğlu'nun şiirleri, yerleşik yaşama geçmek istemeyen Türkmen aşiretlerinin sesi ve sonra sözlü tarihi olmuştur.
  • Dadaloğlu da ününü Osmanlının asimile politikası karşısında durduğu bu kavga şiirleriyle kazanmıştır.
  • En ünlü dizeleri de isyanın ve direnmenin adeta kutsal sözleri olmuştur:

Belimizde kılıcımız Kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir

Dadaloğlu yarın kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice Koçyiğitler yere serilir
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

  • Yaptığı kavga, direnişi ve isyanıyla, vazgeçmemesi, pes etmemesi, teslim olmamasıyla bir Toros Kaplanı… Dadaloğlu, bir Çukurova destanı…
Yazar: Editor
2009-07-06 15:47:26

 Dipten Gelen Dalga

  • Transferler iyi başladı, beklentiler doğrultusunda da biter. Kamp dönemi başlar. Hazırlık maçları... Yavaş yavaş iskelet belirlenir, isabetli transferler sevindirir, hayal kırıklıkları zaten hayal kırıklığıdır. Bir başka kamp yeri olur. Hazırlık maçlarına gidilir oralara, örneğin bahis turnuvalarına. İlk izlenimler gelir oralardan. Gazozuna maçların galibiyetleri de sevindirir, ama geçen yılki gibi hayal kırıklığı da olabilir. Fakat olmasın, alır hızımızı gideriz, gitmek isteriz. İkinci kampa göre de takıma bir ayar verilir. Gerekirse bir ayar verilir. Biz isteriz ki bu hiç gerekmez.
  • Ağustos gelmiştir, ligler başlayacaktır, kombineler yok satmıştır, dahası istenmiştir, fikstür çekilmiştir, cezalı sahamız saptanmıştır, bu maçın hazırlıklarını yapmıştır taraftar, yeni pankartlar, yeni sloganlar... Yolcu yolunda gerek demişizdir, vira kaptan, vira kaplanlar. Daha güçlü yol alırız en hırçın dalgalarda, ki dipten gelen dalga biziz.

  • Vaktidir Çukurova'da turuncu bir ateşin. Siz şenlik ateşi deyin, biz isyanın kızılturuncu alevleri diyelim...
  • Şiirler yazar şarkılar söyleriz...  Hiçbir şey emeksiz olmuyor, her bir noktada, hep beraber alın teri dökeriz. Emeğin bin yıllık yurdunda bize yakışandır bu. Güneşin çocukları, her bir insanıyla... Bir büyük Çukurova Destanı için, Adanaspor için...

Ve gün olur, yepyeni maceralara alır başımızı gideriz...

Yazar: Editor
2009-05-19 16:06:43

Bir Adanaspor-Tarsus İdmanyurdu maçı idi. Yapı Meslek’ten arkadaş Şehmuz’la maça gidiyoruz. Stat hınca hınç dolu… Misafir Tarsus tarafı da öyle...

Tarsus’ta Erkut zamanı, kafaya oynuyorlar. İyi bir takım kurulmuş. Bizde o zamanki 1.lig kadrosu; Feyzullah, Ümit ( ki o, Türkiye’nin görüp göreceği en iyi açıklarından biriydi. Ümit’i izleyenler hak verecektir.), Nejat, Kayhan, İsmail yani yok yok. İlk yarı 1–1. İkinci yarı yer değiştiriyoruz golleri yakından görmek için. Çocukluk işte… Ama Adanaspor’a tam inancımız ta o yıllara dayanıyor;))

2. yarı başlıyor ve Tarsus peş peşe iki gol buluyor Memik ve Reşit’le. Skor 1–3. Ama o anlarda Adanaspor’un nasıl saldırdığı anlatılır gibi değil. Kimin attığını hatırlamıyorum, skoru 3–2′ye getiriyoruz. Derken bir serbest vuruş organizasyonu, Nejat topu yarım metre kadar havalandırıyor ve Feyzullah vuruyor, kaleci topu görmüyor: 3–3. Biz gol için yine bastırırken Memik soldan bir orta yapıyor güney kaleye, Reşit kafayla Tarsus’un 4. golünü atıyor. Eyvah derken biz, Tarsus da böyle biter diye sevinirken, müthiş Ümit sağ taraftan ceza sahasına giriyor, en az iki çalım atıyor bel kıranından, topu köşeye çakıyor: 4–4…

Belki o zaman 2 puan (veya 1 puan, puan uygulaması nasıldı hatırlamıyorum) gidiyor; ama bize hala hatırladığımız bir maçın keyfi kalıyor.

Şimdi şu son turda Tarsus alsa da şampiyonluğu o keyifli maçlar 1.ligde devam etse, fena mı olur.

http://ul.gcg.me/files/2009-05/tarsus.jpg

Hadi Ali Cem, Rahmi Başkan, alın gelin şu kupayı: ))

Yazar: Editor
2009-04-10 23:39:55

Tarsuslu Deli Duran ve…

Dilekçenin Böylesi

 

Yıl 1991. Yani, birinci Körfez savaşı dönemi. Amerika uçakları Irak’a sortiler yaparak bomba yağdırıyor. Irak’a füzeler yağdırıyor. CNN’in canlı olarak verdiği savaş görüntüleri, Türkiye’deki özel televizyonlar aracılığıyla kamuoyuna yansıyordu. O zaman, “Üç koyup, beş alırız” diye Türkiye’yi de bu savaşın bir parçası haline getirme hesapları yapmakta olan Turgut Özal, başbakanlığı Yıldırım Akbulut gibi sağlam ellere teslim etmiş, kendini Cumhurbaşkanı seçtirmişti. Süleyman Demirel’in ise siyasi yasakları kalmış, orda burada görünerek ve konuşarak siyasette başbakanlığa hazırlanıyordu. İşte o günlerde, televizyonda haberleri izlerken, Demirel, “Adriyatik denizinden, Çin Seddi’ne kadar olan topraklar bizimdir. Buralarda Türkiye’nin hakları ve çıkarları vardır.” diye bir açıklama yaptığında, aklıma ilk bizim Deli Duran düştü.

Deli Duran, Tarsus’un delilerinden birisidir. Üzerinde üniformayı andıran, eski ve kirli bir bekçi ceketi, altında şalvarı, ayağında lastik ayakkabıları ile başında da kırmızı neftli bir bekçi şapkasıyla orada burada dolaşırdı Deli Duran. Birçok deli gibi o da kırmızı rengi çok severdi. Kırmızıya karşı sevgisini ve ilgisini kendi çocukluk yıllarımdan biliyorum. O da, diğer deliler gibi, bazen çöplerden bazen esnafın verdikleri ile yaşamını sürdürürdü. Deli Duran kentin çarşı pazarını dolaşır durur sabah akşam. Esnaflar kimi zaman Deli Duran’a, laf atarak onu kızdırırlardı. Çocuklar takılırdı peşine.

Deli Duran, bir gün Tarsus’ta küçük dükkânların yoğun olduğu arasta da dolaşmaktaydı. Deli Duran’ı gören esnaf ona takılmaya başladı. Kimi halini hatırını sordu Deli Duran’ın, kimi aç olup olmadığını.

O da bir araya toplanıp gülüşerek sohbet eden bir grup esnafa yaklaşarak:

—Herkesin toprağı, başını sokacak bir damı, bir evi var.

Akşam olunca herkes evine gidip yatıyor. Ben parklarda, sokaklarda yatıyorum. Benim niye toprağım, evim yok?

Oradakiler gülüştüler. İçlerinden kunduracı Recep:

—Haklısın Duran, senin de bir evin olmalı, dedi.

Deli Duran hemen karşılık verdi:

—He ya, benimde bir evim olsun. Akşam gidince yatam. Ben de ev isterim.

Kasap Osman ileriye atılarak konuşur:

—Deli Duran şimdi sen de ev sahibi olabilirsin, dedi.

—Kim verecek bana ev?

Kasap Osman, ağzını doldurarak ve daha gür bir sesle yanıtladı onu:

—Kaymakaam!

Lokantacı Löp löp Suphi söze girdi:

—O zaman sevabından Deli Duran’a bir dilekçe yazdıralım arkadaşlar.

Hemen yanı başlarında duran Arzuhalciyi çağırıp alaylı bir sesle:

—Yaşar ağabey, Deli Duran bir ev istiyor. Kaymakamlığa bir dilekçe yaz da götürsün gariban, dediler.

Arzuhalci Yaşar, bu dileği geri çevirmeyip oturdu küçük masasındaki daktilonun başına ve başladı muzipçe yazmaya.

 

“KAYMAKAMLIK YÜCE KATINA-TARSUS”

Ben evsiz barksız, toprağı olmayan bir vatandaşım.

Başkalarının toprağı, damı, evi var. Ben vatandaş değil miyim? Niye benim evim yok. Namrun Kalesinden Akdeniz’e kadar tüm arazilerin tarafıma tahsisinin yapılması için gereğini arz ederim.

İmza

Deli Duran”                   

Arzuhalci, gözlüğünün üzerinden yazıyı dikkatlice okuduktan sonra dilekçeyi çekip çıkarttı daktilodan. Başını kaldırıp Deli Duran’a seslendi:

—Duran gel şurayı karala imza niyetine.

Duran eline verilen kalemle gösterilen yeri karaladı.

Durumun farkında olan esnaflar, gülüşerek yüreklendirdiler Duran’ı. Kunduracı Recep Usta elini Duran’ın omzuna koyarak ciddi bir ifadeyle konuşmaya başladı:

—Hadi Duran, şimdi götür bu dilekçeyi kaymakama ver, “Ben de ev istiyorum de.”

Deli Duran yüzünde gülücüklerle dilekçeyi aldı, bir dilekçeye bir arkasına bakarak kaymakamlığın yolunu tuttu.

Duran, Kaymakamlık binasının ikinci katına çıkarken kısa boylu kaymakamlık kâtibi onu gördü ve seslendi uzaktan:

—Hayırdır Deli Duran, derdin ne, bir şey mi istiyorsun?

Deli Duran biraz çekinerek konuşur:

—Kaymakamıma bir dilekçem var onu vereceem, Ben ev istiyorum, dedi.

Biraz alaylı biraz da “ne işi var bu delinin burada” der gibi başını sallayarak,

—Ver bakayım Duran şu dilekçeni.

Kâtip dilekçeyi Duran’ın elinden çekiştirerek aldı, gözlüğünü iyice burnunun üzerine yerleştirerek okumaya başladı.

Kâtip, dilekçeyi okurken bir ara yüzünün rengi değişti. Bu işe bir anlama vermeye çalıştı. Bu kadar büyük bir alanın istenmesini yadırgar bir tavırla dilekçeyi bir kez de sesli olarak okudu. Bitirdikten sonra biraz şaşkın ve kızgın bir şekilde sordu:

—Bu istediğin biraz fazla olmamış mı Deli Duran?

Deli Duran dilekçe de tam olarak ne yazdığından habersiz boynunu büküp, gözlerini yere indirerek yanıtladı kâtibin sorusunu.

—Bana da biraz fazla gibi geldi amma...

Ne dersiniz, bir zamanlar Demirel’in de, Özal’ın da bir koyup üç alma istediği de biraz fazla değil miydi?

Uğur pişmanlık

Yazar: htabakan
2009-04-10 23:33:41

Tarsuslu Deli Duran ve…

Dilekçenin Böylesi

http://img242.imageshack.us/img242/6205/foto59sl0jlpk1.jpg

Yıl 1991. Yani, birinci Körfez savaşı dönemi. Amerika uçakları Irak’a sortiler yaparak bomba yağdırıyor. Irak’a füzeler yağdırıyor. CNN’in canlı olarak verdiği savaş görüntüleri, Türkiye’deki özel televizyonlar aracılığıyla kamuoyuna yansıyordu. O zaman, “Üç koyup, beş alırız” diye Türkiye’yi de bu savaşın bir parçası haline getirme hesapları yapmakta olan Turgut Özal, başbakanlığı Yıldırım Akbulut gibi sağlam ellere teslim etmiş, kendini Cumhurbaşkanı seçtirmişti. Süleyman Demirel’in ise siyasi yasakları kalmış, orda burada görünerek ve konuşarak siyasette başbakanlığa hazırlanıyordu. İşte o günlerde, televizyonda haberleri izlerken, Demirel, “Adriyatik denizinden, Çin Seddi’ne kadar olan topraklar bizimdir. Buralarda Türkiye’nin hakları ve çıkarları vardır.” diye bir açıklama yaptığında, aklıma ilk bizim Deli Duran düştü.

Deli Duran, Tarsus’un delilerinden birisidir. Üzerinde üniformayı andıran, eski ve kirli bir bekçi ceketi, altında şalvarı, ayağında lastik ayakkabıları ile başında da kırmızı neftli bir bekçi şapkasıyla orada burada dolaşırdı Deli Duran. Birçok deli gibi o da kırmızı rengi çok severdi. Kırmızıya karşı sevgisini ve ilgisini kendi çocukluk yıllarımdan biliyorum. O da, diğer deliler gibi, bazen çöplerden bazen esnafın verdikleri ile yaşamını sürdürürdü. Deli Duran kentin çarşı pazarını dolaşır durur sabah akşam. Esnaflar kimi zaman Deli Duran’a, laf atarak onu kızdırırlardı. Çocuklar takılırdı peşine.

Uğur Pişmanlık

Devamını okumak için tıklayınız.

Yazar: Editor
2009-03-01 21:50:24

Top Patladı!

http://www.gezikolik.com/Images/UserPosted/Publish/53d2bdd5-179f-4af9-8fe3-9d9a6d8c1081.jpg

Tarsus gibi köklü geçmişi bulunan bu kentin birçok tarihi yapısı var. Ancak kent tarihine ışık tutan en önemli yerlerden biri de, binyıllar öncesinden bu yana yerleşim olarak kullanılan Gözlükule Höyüğüdür. Halk arasında Gözlükule tepesi olarak bilinen bu yer kentin tek doğal/tarihi yükseltisidir.

Gözlükule tepesinde 1800’lü yılların ortalarında çeşitli zamanlarda V. Langlois ve M. Mazzoillier William B. Barker gibi yabancılar tarafından kazılar yapıldığı ve burada çıkan eserlerin yurt dışındaki müzelere götürüldüğü bilinmektedir. Ama asıl bilimsel kazılar 1937–1947 yılları arasında zaman zaman kesintiye uğrasa da, Amerikalı kadın araştırmacı Hatty Goldman tarafından yapılmıştır. Bu kazılar sonucunda çeşitli çağlara ait 33 katmana ulaşılmıştır.

Öte yandan Gözlükule tepesi, 1930’lu yıllarda ağaçlandırılmıştır. Özellikle 1950 sonrasından başlayarak 1970’li yılların başlarına kadar hem Tarsusluların mesire yeri hem de buraya inşa edilmiş gazino ve çay bahçeleri ile bir eğlence mekânı olarak da kullanılmıştır.

*Devamını okumak için tıklayınız.

Yazar: Editor
2009-03-01 21:43:16

Top Patladı!

Tarsus gibi köklü geçmişi bulunan bu kentin birçok tarihi yapısı var. Ancak kent tarihine ışık tutan en önemli yerlerden biri de, binyıllar öncesinden bu yana yerleşim olarak kullanılan Gözlükule Höyüğüdür. Halk arasında Gözlükule tepesi olarak bilinen bu yer kentin tek doğal/tarihi yükseltisidir.

Gözlükule tepesinde 1800’lü yılların ortalarında çeşitli zamanlarda V. Langlois ve M. Mazzoillier William B. Barker gibi yabancılar tarafından kazılar yapıldığı ve burada çıkan eserlerin yurt dışındaki müzelere götürüldüğü bilinmektedir. Ama asıl bilimsel kazılar 1937–1947 yılları arasında zaman zaman kesintiye uğrasa da, Amerikalı kadın araştırmacı Hatty Goldman tarafından yapılmıştır. Bu kazılar sonucunda çeşitli çağlara ait 33 katmana ulaşılmıştır.

Öte yandan Gözlükule tepesi, 1930’lu yıllarda ağaçlandırılmıştır. Özellikle 1950 sonrasından başlayarak 1970’li yılların başlarına kadar hem Tarsusluların mesire yeri hem de buraya inşa edilmiş gazino ve çay bahçeleri ile bir eğlence mekânı olarak da kullanılmıştır.

Gözlükule tepesinin bir özelliği de Ramazan aylarında, iftar ve sahuru tüm kente duyurmak için bu tepeden top atılırdı. Hem de gerçek bir savaş topuyla. Farklı zamanlarda Gözlükule’de çekilmiş birçok siyah-beyaz fotoğrafta, bu topu görünmektedir.

Türkiye’de benzer uygulamaları var mı bilmiyorum ama bu, Tarsus’ta bugün de hala devam eden bir uygulamadır. Her Ramazan ayında iftar ve sahuru duyurmak için top atılır. Bu gelenek 80 yılı aşkın zamandır neredeyse hiç aksamadan sürüyor.

Sanıyorum 1960’lı yılların ortasında bir sonbahardı. Artık akşamların erken olduğu, havaların soğumaya başladığı bir zamandı. Kış kendini bir uçtan hissettiriyordu. Ramazan ayı bu sonbaharla başlamıştı. Ramazan aylarında topu ateşleyip patlatmakla görevli kişi Mehmet Ağa idi. Yıl içinde belediye çöpçüsü olarak çalışır, Ramazan Ayında ise top patlatırdı. Herkesin Mehmet Ağa diye hitap ettiği bu kişi, belediyenin bir anlamda emektar görevlisiydi. Çocukları yetiştirip, büyütmüş, evlendirip, başgöz etmişti. Karısı, Hatice teyze ile bir edi bir büdü yaşayıp gidiyorlardı.

Mehmet Ağa, diğer zamanlarda olduğu gibi ramazan ayında da iftar topunu patlatmadan önce Kırkkaşık Bedesteni’nde Akif ustanın kahvesine gider, bedestenin doğu yönündeki avluda oturur, kahveye gelen arkadaşlarıyla sohbet ederdi. Sonra, Ulu Caminin doğu kısmına Kaymakam Ziya Beyin 1800’lü yılların sonunda yaptırdığı Saat Kulesi’nin zamanı bildiren çanının ding-donglu sesini duyunca, arkadaşlarında müsaade isteyip Gözlükule Tepesi’nin yolunu tutar. Mehmet Ağa gittikten yaklaşık yarım saat sonra tüm kente yayılan bir patlama sesi duyulurdu. Mehmet Ağa, tepedeki topu ateşlemiş ve Tarsus halkına iftarı duyurmuştur.

Mehmet Ağa yine böyle bir günün ertesinde bedestenin kahvesine gelir. Avluda oturanlarla selamlaşır ve kendine bir sandalye çekerek bir tarafa ilişir. Kahveci Akif, “Hoş geldin Mehmet Ağa” derken beraber çırağa bir çay getirmesini söyler. Kahvede oturanlardan bazıları dönüp Mehmet Ağa ile konuşmaya başlarlar. Bu konuşmadan daha çok bir şikâyetlenmedir. Kentin çeşitli yönlerindeki mahallelerde oturanlar, Mehmet Ağa’ya iftar ve sahurda patlattığı topun sesini duyamadıklarını söylüyorlar. Garibim Mehmet Ağa ise bu söylenenlere karşı söyleyecek pek bir şey bulamıyor, sadece elinden geleni yaptığını belirtmekle yetiniyordu.

Günler ilerliyor, Ramazan ayının da sonuna yaklaşılıyordu. Ancak Mehmet Ağa ne zaman kahveye gelse, “Cami uzakta sesi gelmiyor, bari şu topun sesini duyalım iftar açalım diyoruz. Ama onu da duyamıyoruz.” Benzeri sözler söylüyorlar. Mehmet Ağa bu durumla kahve dışında da çarşıda pazarda sık sık rastlar olmuştu. Yolda tanıyan erkek-kadın, eş-dost herkes şikâyetçiydi: “Topun sesini duymuyoruz!” Son zamanlarda Mehmet Ağa’nın canı, bu işe çok sıkılmıştı. Akşam evde bile hanımı, falan mahalleden gelen filan ahbaplarının top patlamasını duymadıklarını söyleyip şikâyetleri aktarıyordu.

Mehmet Ağa ertesi gün sabah uyandı. Kahvaltı yaptı. Pencerenin kenarına oturdu. Dışarıda, sokakta oynayan çocukları seyretti, çöplükte eşelenen tavuklara baktı, avluda çamaşır asan karısını izledi. Bir iç geçirdi. Bir elini yeleğinin cebine götürüp sigarasını diğer eliyle de çakaralmaz muhtar çakmağını çıkardı. Sigarasını yaktı ve derin bir nefes çekti ciğerlerine doğru. O gün canı hiç dışarı çıkmak istemiyordu. Öğlene kadar evde eyleşti. Sonra ceketini aldı, ayakkabılarını giyip evden uzaklaştı.

 

Çarşıda önce birkaç esnafın yanına uğradı. Sonra, Yeni Hamam’ın sokağındaki Karadeniz Lokantası’na gidip, Hakkı ustanın yemeklerinden yedi. Oradan da Kırkkaşık Bedesteni’ne yöneldi. Bedestenin önündeki avlu doluydu. Bugün Cuma, ondan kalabalık diye geçirdi içinden. Her zamanki gibi bir sandalye bulup oturdu. Arkadaşları birer ikişer hoş geldin dedi, Mehmet Ağa’ya. O hepsini selamını aldıktan sonra çay ocağındaki Akif ustaya seslenip bir orta kahve söyledi kendine.

Arkadaşları yaklaşan bayram için alış-veriş ve hazırlıklardan bahsediyorlardı ki, içlerinden bir konuyu iftarda atılan topun duyulmadığına getirince, Mehmet Ağa’ya sorular gelmeye başladı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Mehmet Ağa bu şikâyetlere karşı hiçbir şey demedi. Önüne konan kahveden bir yudum içti. Etrafındakilerin tartışmalarına baktı. Biraz etrafı süzdü, düşündü. Sonra ağır ağır konuşmaya başladı, konuşurken sesinin tonu giderek yükseliyordu. “Siz ne zamandan beri Ramazan topunun sesini duymuyoruz, top patlamasını işitmiyoruz diye şikâyet edip yatıyorsunuz. O zaman beni iyi dinleyin bu akşam sahurunda top öyle bir patlayacak ki, değil Tarsus tüm memleket duyacak. Bakın o zaman duyuluyor mu, duyulmuyor mu?” dedi sustu. Sonra biraz muzipçe ve bıyık altından gülerek azarlar gibi konuştu, “Hadi şimdi hepiniz evinize. Top nasıl patlarmış, nasıl duyulmazmış birazdan göreceksiniz!” zaten akşam oluyordu. İftara da çok kalmamıştı. Kahvehane yavaş yavaş boşalıyordu. Mehmet Ağa, yeleğinin cebinden köstekli saatini çıkartıp baktı. Görev saati yaklaşmıştı. Son birkaç kişiden önce kahveden ayrılarak Gözlükule’ye doğru ilerledi. Tepenin eteklerinden yavaş adımlarla düşünceli bir şekilde yukarı doğru tırmandı. Kurtuluş savaşı zamanında Fransızlardan kalan top tepenin en düzlük yerinde duruyordu. Topun namlusu, Tarsus’un güneyine, Karabucak ormanına doğru çevriliydi.

Mehmet Ağa, topa yaklaştı. Elini topun koca namlusunun üzerinde gezdirdi. Üstündeki kabartmalı süslemelere baktı bir süre. Ardından işe koyuldu. Her zamanki tecrübesiyle topun içine önce fitilini yerleştirdi sonra barut doldurdu. Ancak bu kez barutu her zamankinin iki üç misli fazla doldurmuştu. Topun haznesine biriken barutu elindeki Harbi ile iyice sıkıştırdı. Artık Ramazan topu iftar saatine hazırdı. Kendine verilen talimat gereğince Saat Kulesi’nden gelecek sesi bekliyordu. Ayrıca bulunduğu yerden Saat Kulesi görünüyordu. Biraz daha bekledikten sonra Saat Kulesi’nin çanı vurmaya başladı. Mehmet Ağa hemen cebinden çıkarttığı çakmağı yakıp fitili tutuşturdu.  Zaten fitil kısaydı ve Mehmet Ağa top patlarken her zaman birkaç metre uzağında dururdu. Yine öyle yaptı. Fitil hızla yandı. Ateşin barutla buluşmasıyla birlikte patlaması bir oldu.

Top patladı! Top öyle bir patladı ki, Mehmet Ağa birkaç saat önce kahvede söyledikleri doğru çıktı. Topun patlamasını memleket değilse bile Tarsus’un tüm civar köyleri duydu. Top patladığında, İftarda topun sesini duyamamaktan şikâyet eden mahallelerin sokaklarında koşturan çocukların sesi her yerde yankılanıyordu, “Top atıldı, top patladı!” diye. Top öyle bir patladı ki, buna alışık olmayan Tarsus halkının çoğu “Hayırdır” deyip oturdukları yerden kalkıp sesin geldiği yöne doğru bakmadan edemediler.

Top öyle bir patladı ki, Gözlükule tepesinde yıllardır topu her ramazanda ateşleyen emektar Mehmet Ağa ile beraber patlamıştı. Top ateş alıp infilak ettiğinde aşırı derecede doldurulmuş olan barutun içerdeki sıkışması sonucu topun kendisi havaya uçup parçalanmış, kendisiyle birlikte Mehmet Ağa de havaya uçurup parçalamıştı. Olay Mehmet Ağa ne olup bittiğini anlamasına dair fırsat kalmamıştı. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti Mehmet Ağa ölmüştü. Bu onun son top patlatışı olmuştu.

Olay, kısa sürede Tarsus’a yayıldı. Herkes hayretler içindeydi. Tanıyanlar ise çok üzülmüştü. Ertesi sabah ise artık neredeyse tüm kent olaydan haberdardı. Ancak topla birlikte havaya uçan Mehmet Ağa ölü bedeni neredeydi? Olay gecesi emniyet, Gözlükule’de sadece topun bazı parçaları ile birlikte Mehmet Ağa bazı organlarını bulabilmişti. Ancak ertesi sabah, gün aydınlandığında Gözlükule eteklerindeki evlerden ve yakın mahallelerden insanlar torbaların içinde ona ait organlar getirdiler. Bunlar bir araya getirildikten sonra Mehmet Ağa Şehir Mezarlığı’na defnedildi.

O günden sonra Ramazan ayı bitene kadar kentte ne top patlaması işitildi ne de bunun konusu oldu. Herkes sessiz ve hüzünlü bir yas içinde o ayı tamamladı.

Uğur Pişmanlık

Yazar: htabakan
2009-02-15 12:48:57
http://img2.blogcu.com/images/l/a/t/latahzenkuzguni/1219698378yagmur7nw8.jpg